Kendi iç âleminin aynasında yürür insan.
Zannettiği gibi dışarıda dolaşmaz aslında.
Her adımda kendine yaklaşır ya da kendinden uzaklaşır.
Dışarıda gördüğün her hâl,
içinde konuşmamış bir sözün,
şifalanmamış bir duygunun
ya da hatırlanmamış bir hakikatin yankısıdır.
Hoşuna gideni “ben” diye sahiplenir.
Hoşuna gitmeyeni “sen” diye “o” diye iter.
İyiliği kendine yazar,
Kötüyü başkasına yükler.
Oysa hakikatte
İkisi de sensin.
Hem sevilen,
hem itilen,
hem saklanan,
hem inkâr edilen…
Kızdığın yanın da,
şefkat ettiğin yanın da
kendi hakikatinden kopmuş parçalarındır.
İnsan bir başkasına öfke duyduğunda,
aslında kendindeki bir yaraya dokunur.
Birine sevgi duyduğunda ise
kendi özündeki güzelliğe temas eder.
Bu yüzden bazı insanlar canını acıtır,
bazıları içini açar.
Çünkü her biri sende bir yere denk gelir.
Büyümenin, olgunlaşmanın,
hakikate yaklaşmanın en büyük sırrı ise;
Kendinden kaçmayı bıraktığında görünür.
Kaçtıkça düğümlenir,
yüzleştikçe açılır insanın yolu.
Yarayı görmezden geldikçe derinleşir,
gördükçe şifa olur.
Yol senden başlar,
sende biter.
Dışarıya yönelttiğin her sözün,
her bakışın,
her duygunun ilk tanığı yine sensin.
Dünya bir aynadır;
sen onun yansıması değil,
o senin yansımandır.
Ve o aynaya ne bırakırsan,
sana çoğalarak geri döner.
Aradığın sensin.
Kaçtığın sensin.
Sorduğun sensin.
Bulduğun da sensin.
Şikâyet ettiğin de sensin, sevdiğin de.
Ve gün gelir insan anlar,
Kendi içindeki hakikati çözmeden
hiçbir dış hikâye düzelmez.
Çünkü dünya değişmeden önce,
bakan gözün değişmesi gerekir.
Ve göz değiştiğinde,
görünen zaten çoktan değişmiştir.
Bu yüzden denmiştir belki de
güzel bakan güzeli görür.






