Türkiye siyaseti uzun zamandır eşitler arasında yürüyen bir hukuk mücadelesi olmaktan çıktı. Gerçi hep öyleydi ya! Artık mesele, farklı toplumsal kesimlerin özgürce yarıştığı demokratik bir zemin değil; devlet gücünü, yargıyı, sermayeyi, medyayı ve güvenlik aygıtlarını elinde tutanlarla, buna karşı yalnızca itiraz hakkını korumaya çalışanlar arasındaki büyük güç dengesizliğidir.
Belki de bu yüzden şu sözler, bugünkü Türkiye gerçeğini anlatan en yalın metaforlardan biri haline geliyor:
“Eğer senin elinde silah, benim elimde de silah varsa hukuk hakkında konuşabiliriz.
Eğer senin elinde bıçak, benim elimde de bıçak varsa kurallar hakkında konuşabiliriz.
Eğer ikimiz de eli boş gelirsek akıl ve mantık üzerine konuşabiliriz.
Ama senin elinde silah, benim elimde sadece bıçak varsa gerçek senin elindedir.
Eğer senin elinde silah var ve benim hiçbir şeyim yoksa, senin tuttuğun şey sadece bir silah değil; benim hayatımdır.”
Bugün Türkiye'de yaşanan siyasal tablo tam da budur. Çünkü hukuk, ancak tarafların asgari eşitlik hissine sahip olduğu yerde anlam taşır. Gücün mutlak biçimde tek elde toplandığı yerde ise hukuk güçlünün diline ve kullanımına dönüşür. O nedenle bugün yaşanan CHP tartışmalarını, mutlak butlan kararlarını, kayyum tehditlerini, yıllarca süren siyasi davaları, tutuklamaları ya da yargı mühendisliklerini yalnızca “hukuki süreçler” diye okumak büyük bir yanılsama, hem de anlamsızdır.
Ortada çok daha büyük bir kavga vardır.
Bu kavga, emekçi sınıflarla sermaye düzeni arasında yaşanan tarihsel bir sınıf mücadelesi değildir henüz. Daha çok kapitalist düzenin farklı çıkar grupları arasındaki iktidar paylaşım savaşına denk düşen kavganın kendisidir. Bir tarafta siyasal İslamcı, ümmetçi, milliyetçi ve güvenlikçi devlet anlayışıyla iktidarı bırakmamak için her yolu mübah gören AKP-MHP ekseni; diğer tarafta ise liberal piyasa düzenini “demokratik restorasyon” adı altında yeniden tahkim etmek isteyen CHP merkezli “kurucu” sermeye kliniğin kavgası vardır. İronik aldatma; 2002 AKP'nin Avrupa Birliğine katılma ve “çay simit” metaforunu hatırlayacak hafıza üzerinde henüz 23 yıl geçti!
Taraflar birbirine sert biçimde yükleniyor. Çünkü mesele yalnızca tek başına seçim kazanmaktan umudu tükenenler; devletin ekonomik kaynaklarını, yargısını, bürokrasisini ve sermaye ilişkilerini kurulu düzenin yasa ve teamülleri dışına çıkarıyor. Bu yüzden yıllar önce yapılmış bir kurultayın bugün yargı eliyle yeniden gündeme taşınması tesadüf değildir. Çünkü güç dengesi bozulduğunda hukuk da yeniden biçimlendiriliyor. AKP-MHP güçleri açısında kriz o kadar büyümüş durumdaki artık saklanamaz bir hal aldığını yargıyı bu kadar sopa olarak kullanma ihtiyacından anlıyoruz. Süreci yönetecek yoksunlukta olduğunu dışa vurmak zorunda kalıyor.
İşte tam burada yukarıdaki metaforun en can yakıcı kısmına geliyoruz:
Eğer bir tarafın elinde devletin bütün imkanları, medya gücü, yargı mekanizması, ekonomik ağları ve güvenlik aygıtı varsa; diğer taraf yalnızca “hukuk” diyerek mücadele ediyorsa, ortada eşit bir siyasal zemin yok demektir. Böyle bir tabloda hukuk adaletin değil, güçlünün aparatına dönüşür.
Ancak burada daha büyük bir sorun var.
Türkiye solu ve sosyalist hareketin önemli bir bölümü, bu güç savaşını tarihsel bir emek-sermaye çelişkisi üzerinden değil, “iyi adamlar-kötü adamlar” ikilemi üzerinden okumaya başladı. Böyle olunca da düzen içi muhalefet ile demokrasi mücadelesi birbirine karıştırılıyor. CHP'ye dönük baskılara karşı haklı demokratik tepki ile CHP'nin sınıfsal-siyasal hattına eklemlenmek arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor.
Oysa emekçi sınıfların temel meselesi, sermayenin hangi kanadının iktidarda olduğu değildir. Çünkü işçi için sömürü, hangi parti döneminde yaşanırsa yaşansın gerçektir. Açlık sınırında yaşayan emekli açısından market fiyatlarının hangi ideolojik söylemle arttığının çok önemi yoktur. Maden şirketlerinin doğayı talanı, özelleştirmeler, taşeronlaşma, düşük ücret politikaları ve rant ekonomisi yalnızca bugünkü iktidarın değil, kapitalist düzenin sürekliliğinin ürünüdür.
Bu yüzden sosyalist siyasetin tarihsel görevi, düzen içi klik savaşlarında taraflaşmak değil; emekçi sınıfların bağımsız siyasal hattını kurmaktır.
Çünkü sermaye düzeni en çok da muhalefetin kendi sınırları dışına çıkmasından korkar. Türk ve Kürt emekçilerin, laik ve muhafazakâr yoksulların, gençlerin, kadınların, işsizlerin ortak sınıfsal çıkar temelinde birleşmesi; bu düzen açısından en büyük tehdittir. Bu nedenle sistem sürekli kutuplaştırır. Sürekli korku üretir. Sürekli taraf olmaya zorlar.
Ve böylece insanlar, ellerindeki bıçağın bile alınmış olduğunu fark etmeden, yalnızca silahı tutanın kim olacağı üzerine tartışmaya başlar.
Oysa gerçek mesele şudur: Emekçi halkın elinde örgütlü bir güç yoksa; hukuk da, demokrasi de, özgürlük de her kriz anında yeniden askıya alınabilir hale gelir. Çünkü eşitsiz güç ilişkilerinde ahlak, hukuk ve kurallar zor yoluyla ele geçirilmiş güçlü olanın sınırları içinde çalışır.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan şey, bir düzen restorasyonu değil; emek merkezli birleşik bir demokrasi ve mücadele hattıdır. Bu hat; işçi sınıfının ekonomik haklarını, halkların eşit yurttaşlığını, laikliği, kadın özgürlüğünü, doğanın korunmasını ve kamucu bir toplumsal düzeni aynı program içinde savunabilmelidir.
CHP bu mücadelenin merkezine değil, olsa olsa belirli demokratik başlıklarda temas kurulabilecek bir alanına dönüşebilir. Çünkü emekçi sınıfların kurtuluşu, kapitalizmin daha “ılımlı” ya da daha “modern” bir yönetim biçiminde değil; sömürü düzeninin ortadan kaldırılmasıdır.
Bugün Türkiye'de asıl sorun, gücü kimin tuttuğu değildir yalnızca. Asıl sorun, halkın elinden bütün araçların alınmış olmasıdır. Örgütsüz bırakılan, sendikasızlaştırılan, borçlandırılan, yoksullaştırılan toplum; sonunda kendi kaderini belirleme gücünü de kaybediyor.
İşte tam da bu yüzden, gerçek demokrasi mücadelesi yalnızca sandıkta değil; emekçi sınıfların kendi bağımsız siyasal iradesini yaratabildiği yerde başlayacaktır. Çünkü eşitliğin olmadığı yerde hukuk eksik, örgütsüzlüğün olduğu yerde özgürlük kırılgandır.
Ve halkın elinde hiçbir şey kalmadığında, güç sahiplerinin tuttuğu şey yalnızca bir silah değil; bütün bir toplumun hayatı olur.






