Silivri Hürhaber Gazetesi Köşe yazarlığına yeni bir nefes daha katıldı. İlk yazısı “İmparatorluk Tiyatrosu” oldukça ilgi çekici. Rüya Şahsuvar, daha ilk yazısında dünyada ki ” kötülük imparatorluklarının” insanlığa ve yaşam hakkına dair yalan, hile, zorbalık, gasp, talan, ki” tarihsel ve güncel hallerini tamda olması gerektiği gibi zihinlere aksettiriyor. Kaynağından yalın bir dille bulanık zihinlere ışık tutuyor. Yazısını okurken Trump gerçekten bir istisna mı, yoksa ABD emperyalist düzeninin maskesiz hali mi? Sorusu net bir sorgulamaya dönüşüyor.
Cumhuriyetçiler ile Demokratlar yıllardır birbirlerini demokrasi düşmanı ilan ediyor. İki partili sistem 300 milyonluk bir ülke halklarını esir almış. Seçim meydanlarında kıyasıya kavga ediyorlar. Medya ikiye bölünüyor. Halk iki kampa ayrılıyor. Ama iş emperyalist sömürge çıkarlarına gelince, Pentagon'un bütçesine gelince, dünyanın dört bir yanındaki askerî üslerine gelince, çok uluslu şirketlerin çıkarlarına gelince ABD emperyalizminin büyük kanlı kirli yüzü hiç değişmiyor.
Trump'ın farkı, bu durumu;kötülüğü meşrulaştıran, sıradan bir şeymiş gibi o büyük kibrin yontulmamış, haliyle söylüyor olmasından olmalı! Demokratların diplomatik dille anlattığını, o kabaca söylüyor. Onların perde arkasında yaptığını, o meydanlarda sloganlaştırıyor. Belki de bu yüzden milyonlarca Amerikalı, "Hiç olmazsa rol yapmıyor." Algısını kullanıyor olmalı!
Buradan Türkiye'ye bakalım.
Biz de yıllardır siyasetin iki büyük kutup arasında sıkıştığı bir dönemi yaşıyoruz. İktidar kendi düzenini kurarken gerçeğin aksine bunu "yerli ve milli" söylemiyle meşrulaştırıyor. Muhalefet ise çoğu zaman bu düzenin temel ekonomik tercihlerini sorgulamadan yalnızca yönetim biçimini değiştirmeyi vaat ediyor. Bir tarafta İslamcı muhafazakâr kapitalizm, öbür tarafta liberal demokrat kapitalist restorasyon arayışı...
Kavga sert. Dil sert. İktidar, muhalefetin kurumlarında tasfiyeler yaşanmasının önünü açıyor. Dün başkasının yaptığı tasfiyeyi bugün o başkasına yapıyor. Bürokrasi, yargı, üniversiteler, medya... Her seçimden sonra yeniden şekilleniyor.
İnsan ister istemez soruyor: Bu manzara, Amerika'da Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki bitmeyen kayıkçı iktidar kavgasına ne kadar benziyor (mu)? Elbette Türkiye Amerika değildir. Ama benzer olan başka bir şey var. İki ülkede de büyük güç odakları, ekonomik çıkarlar, sermaye transferlerini ve devletin stratejik öncelikleri, siyasetin sınırlarını büyük ölçüde belirliyor. Tartışmalar sürekli yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar üreten sınırların içinde yapılıyor.
Türkiye'nin dış politikası da bu tablonun dışında düşünülemez.
Bir gün Washington'la "stratejik ortak", ertesi gün "emperyalizme meydan okuyan ülke". Bir gün Avrupa Birliği hedefi öne çıkarılıyor, ertesi gün Batı düşmanlığı siyasetin merkezine yerleşiyor. Ama NATO üyeliği sürüyor. İncirlik yerinde duruyor. Ticaret devam ediyor. Sermaye akışı devam ediyor. Pazarlıklar devam ediyor. Demek ki meydanlarda söylenen sözlerle iktidarların gerçek ilişkileri her zaman aynı şey olmuyor.
"Dostum Trump" sözü de tam bu gerçeğin sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Eskiden meydanlarda sert sözler söylenirken, diplomasinin kapalı kapıları ardında ilişkiler başka bir zeminde yürüyebiliyor. Örnek: NATO toplantılarında Filistinli ve İranlı çocuklar için bir cümle kurulmuş mudur? İnsan merak ediyor? İşte tam da bu nedenle yalnızca isimlere odaklanmak yetmiyor. Sorulması gereken soru şudur: Bu düzen kimin çıkarına çalışıyor?
Amerika siyaseti yalanlar ve hileler üzerine kuruluysa acaba bizde de yıllardır benzer “aldatıcı yalanlar" üretilmiyor mu? Elbette alası yapılıyor dersek valla kimseye haksızlık etmiş olmayız! Aynı sisteme hizmet eden, aynı sistemden nemalananlar iki ana grupta kümelenmiş, emekçi sınıfların ve geniş halk çoğunluğunun ortak dertlerle kıvranan enerjisini, tepkisini, direncini kıran, hatta bunu propaganda aracına dönüştürüp sömüren set haline dönüştürüyor.
Bir Kısım: “Yeter ki iktidar gitsin, her şey düzelecek..."Ya da tam tersi..."Yeter ki Erdoğan iktidarı kalsın..."
İki söylem de aynı yanılsamayı besliyor: Sorunun yalnızca kişilerden ibaret olduğu yanılsamasını. Oysa kişiler önemlidir; yaptıkları her hukuksuzluğun, her baskının ve her yanlış kararın hesabını vermelidirler. Ama aynı zamanda şu gerçeği de görmek gerekir: Bir siyasal düzen, yalnızca bir kişinin iradesiyle ayakta kalmaz. Onu besleyen ekonomik çıkarlar, devlet içindeki güç ilişkileri, sermaye düzeni ve uluslararası bağımlılık ağları vardır.
Partizanlık, bunları görmez. Bir siyasi tercihten çıkıp vicdanı askıya alan bir kimliğe dönüştüğünde, insanlar artık gerçeği değil, kendi taraflarını savunmaya başlar. İktidar yanlısı, yapılan her yanlışı "devletin bekası" diye açıklamaya çalışır.Muhalefet yanlısı ise kendi mahallesinin yanlışlarını görmezden gelerek aynı refleksi üretir.Böylece siyaset, hakikati aramanın değil, tarafını aklamanın aracına dönüşür.
Partizanlık, sadece bir partiye oy vermek değildir. Partizanlık, bir süre sonra hakikatin yerine sadakatin geçmesidir. Artık doğru ile yanlış, adalet ile hukuksuzluk, emek ile sermaye üzerinden düşünmezsiniz. Önce "Bizden mi, onlardan mı?" diye bakarsınız. Eğer "bizden" ise kusur görülmez, "onlardan" ise vay haline.
İşte o zaman siyaset, toplumun ortak çıkarlarını ve aklını geliştiren bir alan olmaktan çıkar; kabile savaşına dönüşür. Türkiye'nin son yetmiş yılına baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Bir yanda "Lider ne yaparsa doğrudur." anlayışı...Diğer yanda, yalnızca İktidar karşıtlığı üzerinden siyaset kuran ama ekonomik düzeni, sermaye ilişkilerini ve dış bağımlılık mekanizmalarını yeterince tartışmayan bir muhalefet... Ama emekçinin sofrasına, çiftçinin tarlasına, gencin geleceğine, işçinin alın terine gelince, halkın beklediği köklü değişim gerçekleşmiyor. Çünkü tartışma sistem üzerine değil, sistemi kimin yöneteceği üzerine yapılıyor.
Bugün Türkiye'nin Amerika ile benzerliğine de bu gözle bakmak gerekiyor. Eh, "Küçük Amerika" olduk galiba; her ne kadar Trump'ın lütfuna muhtaç olsak da! En can yakıcı olanı da sistemin kirli labirentlerinde dolaşanların, ganimet devşirenlerin, içinde bulundukları mevki ve makamlarını nasıl kullandıklarından emin olamadıklarımızın varlığıdır. Masum olanları tenzih ederek söylüyorum; siyasetin bu denli bulanıklaştığı, masum ile kirlinin birbirine karıştığı bir ortamda kimseyi "demokrasi, hak, hukuk, adalet" ambalajına sarıp aklamayı kimse kimseden bekleyemez. Kapitalizmin bütün tarafları bunun bir parçasıyken, emekçi sınıfların gerçek kurtuluşu, bir iktidar bloğunu diğerine tercih etmekte değil; sömürüyü, bağımlılığı ve adaletsizliği yeniden üreten düzeni sorgulayan, hakikati hiçbir siyasi aidiyete feda etmeyen bağımsız bir toplumsal mücadeleyi büyütmekten geçmektedir.






