Hasan Baki Çifçi

Alın terine kelepçe

Ankara'nın sıcağı da soğu da yamandır. Kaç zamandır Ankara caddelerinde yalın ayak, başı baretli yarı yerine kadar çıplak adamların çığlıkları arşa ulaştı. “ Biz dilenci değiliz, alın terimizin karşılığını istiyoruz.”
Kimin derdi olsa, başı sıkışsa, çaresiz kalsa yolunu Ankara'ya düşürüyordu. Çünkü Ankara'da devlet vardı. Devletin başında da bir iktidar! Madenciler yollara düşüyor asfaltın kara zeminde kanayan ayaklardan çok haksızlığa uğramış olmanın çaresizliğini cümle alame duyurmak üzere engelleri aşa aşa yürüyorlardı.. Onlar maden ruhsatları, büyük ihaleler, torpil, iş bitirmek, kredi bağlantıları ya da hamili yekinimdir kartları almak için değil. Alın teri ve çocuklarının rızkı için yollara düşmüşlerdi.
Başka bir Kasabanın bir yanında, yüzlerce yıldır kökleri toprağın derinliklerine uzanan zeytin ağaçları vardı. Öte yanında ise dağın bağrına açılmış maden ocakları…Bir sabah, daha güneş doğmadan, kepçeler geldi.Motorların sesi zeytinlikte yankılanırken yaşlı kadın ve torunları evlatları bedenini yüzlerce yılların ağacının bedenine siper etmişti.
“Bunu kesemezsiniz,” dedi. Kepçenin başındaki adam, elindeki kâğıdı gösterdi.“İzin var.”Kadın kâğıda bakmadı.
“Benim de iznim var.”Adam şaşırdı.“Neye?”Kadın ağacın gövdesine daha sıkı sarıldı.“Yaşamaya.”
Aynı saatlerde dağın öte yanında başka bir adam, maden ocağının girişinde bekliyordu.
Adı Murat'tı. Dört aydır maaş alamıyordu.Evde çocuklar okul açılacağı için ayakkabı bekliyordu. Bakkal veresiye defterini kapatmıştı. Elektrik faturası masanın üzerinde duruyordu. Murat, sendikacı arkadaşlarına baktı.
“Biz sadaka istemiyoruz,” dedi.“Ne istiyorsunuz?”“Alın terimizin karşılığını.”
Tam o sırada güvenlik görevlileri geldi.“Burada eylem yapamazsınız.”
Murat şaşırdı.“Ben kendi paramı istiyorum.” Görevli silahlı ve üniformalıydı. “Talimat böyle.”Murat başını kaldırıp dağa baktı.Dağın altında kendisi vardı.Dağın üstünde ise zeytinlik.
Ne ilginç bir metafordu bu.Biri:“Benim ağacıma dokunma.”
Diğeri:“Benim emeğime dokunma.”Direnişinin sesiydi.
Akşamüstü kasabanın ulu çınarın altında insanlar toplandı. Birkaç adım ilerideki televizyonda bir yetkili konuşuyordu: “Bütün çalışmalar kamu yararı gözetilerek yürütülmektedir.”Meydanda sessizlik oldu. Yaşlılardan biri sordu:“Kamu kim?”Kimse cevap vermedi.
Bir başkası:“Şirket de kamu mu?”Yine sessizlik. Sonra genç bir madenci konuştu:“Ben çalışıyorum paramı alamıyorum.” Suçlu oluyorum.
Uzak bir yerde genç kadın çığlığı yükseliyordu:“Ben ağacımı, evimi, yurdumu koruyorum. Suçlu oluyorum.”
En arkada oturan yaşlı bir maden işçisi, yıllardır cebinde taşıdığı eski bir hesap makinesini çıkardı. Masaya koydu.
“Şuna bakın,” dedi.“Ne hesaplıyorsun? Diye sordular. “Bize neyin değerli olduğunu.”Herkes sustu. Yaşlı adam devam etti: “Şirket için ağaç kereste, maden cevher. İşçi ise maliyet. Bizim için ağaçta, emekte hayattır.”Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra genç madenci sordu:“Peki neden aynı hesapta hep biz eksiliyoruz?”Yaşlı adam gülümsedi.“Çünkü hesabı yapan biz değiliz.”
İşçiler bir karar vermek eşiğinde duruyorlardı. Yürüyeceklerdi ama nasıl? Genç işçi “ben alın terimi kimseye yedirmem. Geleceğimi kimse çalamaz. Ben yürüyorum. Sendikamız bize yol gösterir.” Diye ayağa kalktı.
Bugüne kadar ne çok yürünmüştü. 15-16 Haziran'ı bilmiyordu, 89 Büyük Madenci Yürüyüşünü duymuştu.“Çankaya'nın Şişmanı duy sesimizi” karlı dağlara, buzlu yollara sel gibi akmışlardı. Çankaya'da oturanların inatları kırılmış talepleri kabul edilmiş olsa da “ateşi ve ihaneti gördük” der şair. Tarih içeriden gelen ihaneti de yazmıştı.
Zeytinlikte de insanlar ağacın çevresinde el ele tutuştu. Genç kadın daha yeni çıkmıştı zindanda. Köyü Şirketin iştahını kaparmış, devlet ise acele kamulaştırma, işletme ruhsatı vermişti bile. “ Ben doğduğum toprakları terk etmeyeceğim, atalarımın mezarlarını bırakmayacağım.” diye dimdik duruyordu.
İki yer birbirinden kilometrelerce uzaktı. Ama aynı gökyüzünün altındaydı. Madenciler baretlerini çıkardı.Köylüler ellerindeki dalları kaldırdı.Kimse diğerine ne yapacağını söylemedi.Çünkü artık birbirlerini anlamışlardı.Madenin altında ödenmeyen insan emeği vardı. Üstünde yaşam.
Ve ikisinin arasında, her şeyi fiyatlandıran büyük bir hesap vardı.Sermayenin doymak bilmeyen servet hesabı. Birbirlerine yalnızca şunu söylediler:“Senin hakkına dokunurlarsa, benim hakkıma da dokunmuş olurlar.”
Gece olduğunda kepçeler sustu. Maden ocağının ışıkları hâlâ yanıyordu. Zeytin ağacının dalları rüzgârda sallanıyordu. Kökleri İda'nın, Torosların ana bereket tanrıçası KİBELE'nin kanını taşıyan yaşlı kadın, ağacın gövdesine yaslanıp gökyüzüne baktı.“Demek,” dedi, “madenin üstüyle altı aynı gökyüzüymüş.”
“Ve galiba aynı kader. Dedi genç olan. Sendikacı gülümsedi.“Hayır evlat.”Eğildi bir avuç toprak alıp savurdu.”Mücadele, daha çok mücadele, mücadele etmezsek köleleşiriz”
Direnen Maden işçileri Ankara'da coplu- gazlı, kelepçeli direnişleri devam ederken ajanlara: “Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, sosyal medya paylaşımları ve eylemler gerekçe gösterilerek gözaltına alınmalarının ardından çıkarıldıkları mahkemece “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” suçlamasıyla tutuklandı.” Haberi düştü.
Ne yaman çelişki: Hani “işçinin alın teri kurmadan”.. diye devam eden dini referanslı iktidarların devri zamanında alın terinin karşılığını istemek, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” mi? SSS holdingin yaptığı hangi tahrik suçu acaba? Kölelik devri gerimi döndü yoksa? Oysa kölelik, köleliği kabul edenler içindir!

YORUM YAP