Hasan Baki Çifçi

Bir iftar sofrasında laiklik ve 8 Mart Kadınlar Günü

Masalarda modern giyimli kadınlar. Arka fonda belediye başkanının “Kadınlar Günü” yazısı. Ama düğün salonu olarak da kullanılan salonun ortasında bir iftar sofrası var. Başkan, salonu baştan başa selamlayarak protokol masasına ilerlerken, sofralardaki yemeklerin hangi kaynaktan geldiğinin hiç önemi yoktur. Haram helal birine karışmıştır. Bu iftar yemeğini belediye fonluyorsa kamu hakkını adil kullanmıyordur. Kamu gücüyle dışarıdan sponsorlu ise “rıza” değeri belirsizdir. Sponsor neden kendisi yapmaz da, kamu kurumu belediyeye verir? Sorusu “dini kutsaliyete” uymayan yorumlara, şüphelere yok açar. Sonuç da belediye bir hayır kurumu değildir. Yiyende, yedirende, veren de alan da adalet ve hakkaniyet şüphesi altında kalır.
Diğer yandan dünya işçi kadınlarının açlığa, sömürüye ve insan onuru ve yaşam hakları için başlattıkları bir direniş gününün yıldönümü. O günün hafızasında yanarak ölen kadın işçiler vardır. 1857 yılında Amerikan sermayesinin Tekstil fabrikalarında özel güvenlik ve Amerikan polisinin insanlık dışı uygulaması ile 129 kadın bedeninin ateşe verilişinin yıl dönümü. O gün den bu yana dünyada erkek egemenliğine, sömürüye, şiddete ve köleleştirmeye ve cinsiyet eşitsizliğine karşı kadın hakları, eşitlik talebi vardır.
Ama bugün o gün, ülkenin birçok yerel ve siyasi aktörlerin salonunda iftar programına dönüşebiliyor. Hem de laik cumhuriyetin kurucu ve savunucusu ile kadınlarımız “başımızın tacıdır” söylemleri eşliğinde.
SEMBOLLERİN YER DEĞİŞTİRMESİ
Toplumsal değerler bazen büyük yasalarla değil, küçük sembollerle değişir. Bir gün gelir; bir mücadele günü, bir etkinlik gününe dönüşür. Bir gün gelir; itirazın dili yerini uyumun diline bırakır. 8 Mart'ın dili tarih boyunca şuydu: Eşit ücret. Çalışma hakkı. Kadın özgürlüğü. Şiddete karşı direniş. Ama bir belediye iftarında 8 Mart'ın dili değişir. Artık orada mücadele değil, liderin popülerleşmesine hizmet eden etkinlik vardır. Hak talebi değil, şükür kültürü vardır. Sistem içi siyasetin tam da istediği şey budur. Çünkü etkinlik siyaseti rahatsız etmez. Ama mücadele hak talebi eder.
LAİKLİĞİN SESSİZ AŞINMASI
Türkiye'de laiklik çoğu zaman açık saldırılarla değil, böyle sahnelerle aşınır. Bir belediye iftar verir. Sosyal medyada fotoğraflar paylaşılır. Altına şu yorumlar yazılır:
“NE GÜZEL BİRLİK”, “NE GÜZEL DAYANIŞMA”
Ama kimse şu soruyu sormaz: Laik bir belediye neden dini bir ritüelin organizatörü olur? Bu soruyu sormamak, laikliğin en görünmez düşmanıdır. Laikliğin yavaş yavaş içini yer, çürütür. Çünkü laiklik yalnızca anayasa maddesi değildir. Laiklik aynı zamanda kamusal alanın kültürüdür. Ve o kültür değiştiğinde, anayasa maddesi tek başına hiçbir şey ifade etmez.
KADIN MÜCADELESİNİN ENTEGRASYONU
Burada ikinci bir erozyon daha yaşanır. Kadın mücadelesi sisteme entegre edilir. Bir zamanlar fabrikalarda başlayan, sokaklarda büyüyen bir mücadele… Belediye salonlarında düzenlenen etkinliklere dönüşür. Kadınlar artık bir hak talebinin öznesi değil, kişisel bir programın davetlisi haline gelir.
Bir belediye ya da başkan, sosyal bir kurum “kadınlara yemek vermez mi?” Tabi ki verebilir ama hem dini, hem de hak temelli mücadele sembollerini kullanarak yapıyorsa hem siyasal iddiasında samimiyetsiz, hem de her iki değeri siyasi çıkarlara alet etmiş olur. Siyaset için bu çok konforlu bir durumdur. Çünkü mücadele eden kadın siyaseti zorlar. Hem siyasi İslamcılar hem de, oportünist laikler kadınların itirazını kişisel ve siyasi çıkaranlarına kanalize ederler.
AYNI ANDA İKİ DEĞER AŞINIYOR
Birincisi laikliktir. Kamusal alanın dini ritüellerle doldurulması, laikliğin sınırını belirsizleştirir. İkincisi kadın mücadelesidir. Bir direniş gününün bir dini etkinlik gününe dönüşmesi, mücadelenin içini boşaltır. Bu iki süreç birbirinden bağımsız değildir. Aksine aynı mekanizmanın parçasıdır. Sistem, kendisine itiraz eden değerleri bastırmak yerine onları erkek egemen sisteme “iltifat ve sahte bir itibar yüklemeyi” tercih ederek uysallaştırma ve baş eğmenin kurnaz yöntemlerini kullanır.
Laikliği törenlere indirger. Kadın mücadelesini etkinliklere indirger. Sonra herkes memnun görünür. Siyaset meşruiyet kazanır. Toplum uyum hisseder. Ama laiklik de, cinsiyet eşitlik talebi de sessizce aşınır.
CHP'NİN TARİHSEL İDDİASI İLE GÜNCEL PRATİK ARASINDAKİ KIRILMA
Bu tabloyu daha da düşündürücü yapan şey ise şudur: Türkiye'de laiklik tarihsel olarak en çok Cumhuriyet Halk Partisi ile özdeşleşmiş bir ilkedir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında laiklik yalnızca bir hukuk düzenlemesi değildi. Aynı zamanda kamusal hayatın dini otoriteden bağımsızlaşmasının da sembolüydü. Her ne kadar devlet denetimli “Diyanet” tek mezhep üzerinden diğerini inkâr üzerine organize edilmiş olsa da.
Laiklik bir ilke olarak savunulurken, pratikte dini semboller üzerinden siyasal meşruiyet üretilebiliyor. “Toplum dindar, toplumla bağ kurmak gerekir” düşüncesi, laik siyasetin kamusal alandaki mesafesini giderek azaltır. Ve zamanla şu durum ortaya çıkar: Siyasal İslam dini ideolojik olarak kullanır. Seküler siyaset ise aynı dini sembolleri popülizm için kullanır. Sonuçta iki siyaset biçimi birbirine yaklaşır. Fark ideolojide ve söylemde kalır. Pratikte ise kamusal alan giderek daha fazla dini sembolle doldurulur.
SESSİZ EROZYON: KADIN MÜCADELESİ VE LAİKLİK: AYNI ÖZGÜRLÜK ALANIDIR
Erkek egemen toplumlarda kadın mücadelesi ile laiklik birbirinden ayrı düşünülemez. Çünkü tarih boyunca kadın bedeni ve kadın yaşamı en çok din, gelenek ve erkek egemen otorite üzerinden denetlenmiştir. Kadının nasıl giyineceği, nasıl yaşayacağı, kiminle evleneceği, hatta ne zaman konuşacağı, kime oy vereceği bile çoğu zaman dini referanslarla belirlenmiştir. Bu nedenle laiklik yalnızca devletin din karşısındaki tarafsızlığı değil, aynı zamanda kadınların birey olarak var olabilmelerinin de kamusal güvencesidir. Laik kamusal alan daraldığında ilk daralan özgürlük alanı çoğu zaman kadınlarınki olur. Bu yüzden kadın mücadelesi ile laiklik arasında tarihsel bir bağ vardır: biri zayıfladığında diğeri de zayıflar. Kadın mücadelesinin kutlama ve etkinliklere indirgenmesi ya da laikliğin popülist sembollerle aşındırılması, aslında aynı özgürlük alanının iki farklı yerden daraltılması anlamına gelir.
Toplumun inancına saygı duymak ile devlet gücüyle dini siyasallaştırmak aynı şey değildir. Laiklik toplumun dindarlığına karşı değildir. Laiklik devletin dini kullanmasına karşıdır. Eğer laik siyasetçiler dini popülizm yapmaya başlarsa, siyasal İslam zaten kazanmış demektir. Hele de Cumhuriyet, Atatürk, laiklik gibi hem demokratik sosyal … anayasal hakların aşındırılmasında kişisel siyasi hesaplar adına dindarlık yarışına giren laik dinbazların verdiği zarar, siyasal İslamcılara “Fatiha okutur.”
Çünkü din kamusal gücün meşruiyet aracı haline geldiğinde hem din zarar görür hem de laik kamusal adalet duygusu. Yani zarar gören; laiklik, hem de inanların kutsalıdır.

YORUM YAP