Hasan Baki Çifçi

Kurtarıcı mesaisi

Ülkede herkes muhalifti. O kadar muhaliftiler ki, kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. Sabahları kahvede buluşuyorlardı. İşsiz işçiden, aç emekliye; borçlu esnaftan tarlasını, ineklerini, koyunlarını satmış köylüye kadar herkes aynı masadaydı. Çaylar ince belli, cümleler kalın. Herkes dertliydi ama garip bir rahatlık vardı havada. Sanki ülke batıyordu ama can yelekleri paylaşılmıştı.
“Böyle gitmez” dedi biri.
Herkes başını salladı. Ama günler, aylar, yıllar eskisinin aynısı devam gidiyordu. Türkiye'de yeni bir konfor türü gelişmişti: Şikâyet konforu. Kimse susmuyordu. Ama kimse bir şey yapmıyordu da. Kahvehanenin televizyon ekranına seyrek yansıyan haberlerden biri düşmüştü. Bakırköy Özgürlük Meydanında bir avuç emekli göstericinin basın açıklaması yansıdı. Masada oturanlar bir anlığına ekrana döner gibi yaptılar. Yaşlı bir emekli “yeter artık biz dilenci değiliz, insanca yaşamak için hakkımızı istiyoruz” diye bağırıyordu. Nedense onlar üzerinde fazla bir etki bırakmadı. Onlar açıklanan emekli maaşları rakamlarına kızgındılar ama son anda “reisin” müdahale edip etmeyeceğini tartışıyorlardı. İşçi kurtarıcı bekliyordu. Emekli, seçim bekliyordu. Köylü, destek bekliyordu. Esnaf, vergi ve Bağ- Kur affı bekliyordu. Herkes bir şey bekliyordu ama bir şeylerin yapılmasını başkalarından bekliyorlardı.
İşsiz olan: “CHP emekliler için mecliste nöbet tutacakmış” dedi. Emekli olan “Adayın yanımda, sandık önümde” diyen parti genel başkanın söylevini hatırlatır gibi oldu! Köylü: “Ben kaç seçim, kaç nöbet gördüm, sadece seçim çare olsaydı”. Esnaf olan itiraz etti: “Ne yani seçim olmasın mı?” İşçi: “Olsun tabii, seçimsiz olur mu? İşsiz olduğum için okuma vaktim bol. Bir dörtlük okumuştum ‘bozuk düzende sağlam çark olmaz' diyordu. Kahvehane ağzına kadar doluydu ama “okey” oynayanların başını kaldırıp televizyon ekranına bakacak halleri yoktu. Masada içilen çay paraları kendisine kalmasın diye dünyayla ilgisini kesmiş oyuna odaklanmışlardı.
Ülke dört parçaya bölünmüştü. Dörde bölünmüş ekmek gibi, ama kimse eşit almıyordu. Bir çeyrek açtı. Bir çeyrek yoksuldu. Bir çeyrek “orta halliyim çok şükür” diyordu. Son çeyrek ise ülkenin kendisiydi: Toprağı, suyu, ihaleyi, hukuku, geleceği elinde tutuyordu. Ve ilginçtir, bu üç çeyrek aynı cümleyi kuruyordu: “Bu böyle gitmez”. Dördüncü çeyrek aşağı bakıyor ”Bunların gözünü Allah doyursun” modundaydılar.
Masadakiler sohbeti bir basmak yükseltmiş gibi “birileri bir şey yapmalı”yı tartışıyorlardı. Şimdi kahvehane televizyonunda “Master Şef” programı yayınlanıyordu. Kahvehanedeki masalarda pişpirik ve okey oynayanlar hariç, diğerleri, hayatlarında adını bile duymadıkları yemek türlerini, nefesini tutmuş bekleyen yarışmacıların türlü hünerlerle hazırladıklarının iştahla tadına bakan “gurme şeflerin” ağız şapırtılarını karınları guruldayarak, kedinin ciğere baktığı gibi kilitlenmiştiler. Kimden geldiği belli olmayan bir ses “şimdi olsa da bir kuru fasulye ekmeği bana bana yesek deyiverdi. Bir başkası “günahtır, ayıptır” insanın gözüne de bu kadar sokulmaz ki?”
Tartışma masasında işler bir basamak daha yükselmiş, kurtarıcı arayışı ne kadar hararetlenirse hararetlensin biri diğerinin önerisini ya reddediyor, bir türlü ortak bir yerde buluşamıyorlardı. Çıkmaz bir sokakta sıkışmış gibi susuyorlardı. O“kurtarıcı birileri” kimdi, bilinmiyordu. Ama kesin olan şuydu: O “birileri” hiç kimse değildi. Kirli işler öyle yaygınlaşmıştı ki artık kimse kirli sayılmıyordu. Herkes “az biraz” bulaşmıştı. Az rüşvet, az torpil, az suskunluk… Büyük suçlar hep başkalarınındı. Kendileri hariç! Oda kuşkulu!
Bir adam vardı mesela. Her haksızlığa söverdi. Ama torpille giren yeğenine tek laf etmezdi.“Ne yapalım,” “sistem böyle. ”derdi. Sistem: Bu cümleyle yaşıyordu zaten. Sosyal medyada herkes cesurdu. Gerçek hayatta herkes temkinli.Sözler isyankâr, hayatlar itaatkârdı.Protestolar vardı evet, ama saatliydi.İzinliydi.Dağılma vakti belliydi. Düzen tıkır tıkır işlemeye devam ediyor, alttakilerin şikâyet ve homurtuları, üsttekilerin keyfini kaçırmadığı sürece sövgülerinde ve şikayetlerinde bir sakıncası yoktu. Diyeceğim ama CMK: 299 ve 5237 mesaisi de çalışmaya devam ediyordu. Öyle olsa da sistemin efendileri için bireysel tepkiler sadece maliyet sorunu ve gaz almak, toz almak ya da “beklentileri” sömürmenin aracı olarak kaldıkça sorun yoktu!
Bir gün bir kurtarıcı geldi dediler. Herkes rahatladı. Kimse ayağa kalkmadı. Çünkü ülkede kurtarıcı beklemek, artık bir vatandaşlık göreviydi. Direnmek ise zahmetliydi. Riskliydi.Ve en kötüsü: konfor bozucuydu.Akşam oldu. Kahve kapandı. Herkes evine döndü. Kahvedekiler ertesi gün yine aynı masada buluştular. Aynı çay, aynı şikâyet. Ve biri yine dedi ki:“Böyle gitmez.”
Ben mi?
14.01.2026 saat 12.30'da, KESK ve bileşenlerinin ülke genelinde yaptığı “Geçinemiyoruz – İş Bırakma” eylemindeydim. Meydanda kalabalık yoktu. Ama ağırlık vardı. Parmakla sayılacak kadar az, ama yürekle tartıldığında ağır gelen bir avuç kamu emekçisi…
Yanlarında; eskiden “sol” denince yalnız bırakmayan, bugün emekli maaşıyla geçinmeye çalışan, ama onurundan hâlâ tasarruf etmeyen eski sol ve sosyalist kuşağın insanları… Seslerini sese, umutlarını umuda, öfkeyi zalimlere ekleyerek haykırdılar.
Ama asıl eksik olan neydi biliyor musunuz? Parti tabanları. Hak temelli eylemlerde neredeyse hiç görünmeyen, ama bir bireysel lider haberi düşer düşmez sanki yerçekimi değişmiş gibi aynı noktaya doğru hızla koşan tabanlar… Geçinemiyoruz denince yoklar, savaş karşıtı çağrı yapılınca sessizler, adalet için iş bırakılınca “uzaktan destekçiler”.
Ama bir lider gelsin, bir başkan selam versin, bir fotoğraf ihtimali belirsin… O zaman meydan değil belki ama çevresi dolar. Çünkü taban, hak mücadelesini kolektif bir sorumluluk olarak değil, liderle kurulan duygusal ve kişisel temas olarak algılamaya alıştırılmıştır. Bu yüzden pankart arkasında durmak zor gelir, ama liderin arkasında durmak kolaydır.
Hak aramak risklidir, lider izlemek güvenlidir. Ve böylece taban, iktidarla değilse bile kendi partisi içinde pasif bir seyirciye dönüşür. Sonuçta ortaya tuhaf ama tanıdık bir manzara çıkar: Örgüt var, taban yok. Söz var, beden yok. Hak var, sahip çıkan yok.Ama lider gelirken herkes hazırdır.Demek ki mesele cesaret eksikliği değil,yönelim bozukluğudur.
Ve belki de en acı gerçek şudur: Bu ülkede hak mücadelesi hâlâ bir avuç insanın omzundayken, parti tabanlarının büyük kısmı muhalefeti bir izleme faaliyeti sanmaktadır. Emek sokağa çıkınca yalnız kalıyor, lider kürsüye çıkınca kalabalık oluyor. İşte bütün ironi tam da burada düğümleniyor. Kendi adıma gururluyum ama ülke adına canım acıyor.
Hasan Baki Çifçi
14.01.2026

 

YORUM YAP