Silivri'nin biri CHP'li, diğeri AKP'li iki eski belediye başkanının yeni yıla girerken iddialı mesajlar yayımlaması, çok sık rastlanan bir siyasal ritüel değildir. Bu durum doğal olarak “Nereden çıktı?” sorusunu da beraberinde getirmiştir. Peki, bunu yapamazlar mı? Elbette yapabilirler. Binlerce, milyonlarca insan; hangi konumda, hangi düşüncede olursa olsun, yeni yıla dair dilek ve temennilerini paylaşabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak mesele, bu mesajların siyasal kimlikler üzerinden ve kamusal alana yönelik bir içerik taşıması hâlinde, artık sadece kişisel bir iyi dilek olmaktan çıkmasıdır. Bu durumda, mesajların içinde barındırdığı siyasal anlamlara kulak kabartmak da toplumun ve kamusal denetimin doğal, hatta demokratik bir hakkıdır. Basın ve yazı, insanlığın hafızasını arşive kaydeden; toplumsal belleğin “tarih” olarak inşa edilmesine katkı sunan araçlardır. Bu nedenle, gerçeğin izini sürmek ve onu görünür kılmak açısından yol gösterici bir işleve sahiptir.
Bizim yaptığımız ise kimseyi kişiselliğinden hedef almak değildir. Sosyoloji biliminin sunduğu kamusal ve demokratik denetim perspektifiyle, madalyonun öteki yüzünde ne olduğuna ayna tutmaktır.
Hafızamızı bir yoklayalım. 2004 yerel seçimleri Silivri için beklenmedik bir siyasi kırılmaya sahne oldu. Üç dönemdir CHP'den belediye başkanı olan Selami Değirmenci, parti içi anlaşmazlıklar nedeniyle CHP'den ayrılıp Genç Parti çatısı altında aday oldu. Sonuçta AK Parti adayı Hüseyin Turan, bu bölünmüşlük sayesinde %34,8 oy oranıyla kılpayı belediye başkanlığını kazandı. Bu durum, Turan'ın başkanlık koltuğuna “emaneten” oturduğu algısını daha ilk günden oluşturdu. Nitekim, 2009 seçimlerinde CHP adayı karşısında Turan'ın yeniden seçilememesi de 2004'teki başarının konjonktürel bir tesadüf olduğunu teyit edecekti.
VİCDAN DİLİ, RIZA SİYASETİ VE SİLİVRİ GERÇEĞİ
En başta belirlemeliyim ki; Hüseyin Turan'ın yeni yıl mektubunda “demokrasi” kelimesi geçmiyor. Ne doğrudan “demokrasi”, ne de açık bir demokratik yönetişim atfıbulunuyor. Silivri'ye hitaben kaleme alınan ve “emanet”, “vicdan”, “adalet”, “sevgi” gibi güçlü insani kavramlar üzerine kurgulanmış.İlk bakışta kent hafızasına saygılı, geçmişle barışık bir çağrı gibi okunabilir. Ancak metni, yalnızca edebi bir niyet beyanı olarak değil; içinden çıktığı siyasal iklimle birlikte değerlendirdiğimizde, karşımıza daha karmaşık bir tablo çıkıyor.
Bu noktada bir hatırlatma yapmak gerekiyor. Türkiye'de kentsel yıkım ve plansız büyüme tartışmalarında bizzat ülkeyi yöneten siyasi iradenin İstanbul için sarf ettiği en üst seviyedeki özeleştiri hala hafızalardadır:Bu söz, bir itiraf olmanın ötesinde, neoliberal kent politikalarının yarattığı tahribatın kısa bir özetidir. Beton, rant, imar kolaylıkları ve sermaye öncelikli büyüme… Türkiye'nin pek çok kentinde olduğu gibi Silivri'de de yaşananlar bu çerçeveden bağımsız değildir.
MEKTUPTA OLMAYANLAR: DEMOKRASİ VE YEREL YÖNETİM
Hüseyin Turan'ın mektubu; vicdan, emek ve sevgi vurgusu açısından zengin olsa da, yerel demokrasinin temel kavramları açısından dikkat çekici bir sessizliğe sahiptir. Ben ne yaptım? Eksikler neydi? Nerede yanlış yaptık? YOK. “Emek” diye imada bulunulan kamu binalarıysa; Türkiye'deki siyasi partizanlığın yurttaşa hizmeti “benden” olana kepçeyle, olmayana “silkeme ve kayyum” olduğunu bilmeyen var mı? “Emanet”, “vicdan”, “adalet”, “sevgi” gibi güçlü insani kavramlar bunu neresinde? “”Silivri Devlet Hastanesi'nin yeri tartışmalarını ve alışveriş merkezi skandalı diye hafızalara yerleşenleri de hatırlamak gerekir!
Metinde;yerinden yönetim,katılım,şeffaflık,hesap verebilirlik,halkın karar süreçlerine doğrudan katılımıgibi kavramlara neredeyse hiç yer verilmez.Oysa modern kent planlaması, yalnızca “iyi niyet” ya da “temiz kalp” ile değil; kurumsal denetim, kamusal şeffaflık ve çoğulcu katılım ile mümkündür. Bir kentin emanet olması, onu yönetenlerin hesap vermekten muaf olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, emanet söylemi, demokratik mekanizmalarla birlikte anlam kazanır.
SİLİVRİ SEÇMENİ VE SİYASAL GERÇEKLİK
Silivri'nin siyasal hafızası da bu noktada önemli bir veri sunuyor. AKP ve MHP'nin oluşturduğu Cumhur İttifakı, Silivri gibi ilçelerde kendi oy tabanıyla değil, çoğu zaman CHP içi bölünmeler ve aday krizleri sayesinde seçim kazanabilmiştir.Bu durum, sağ siyasetin Silivri'de toplumsal bir hegemonya kuramadığını, aksine geçici siyasal boşluklardan yararlandığını gösterir.Dolayısıyla Hüseyin Turan'ın mektubunda dile getirilen “kentle gönül bağı” söylemi, Silivri seçmeninin somut siyasal tercihlerinde güçlü bir karşılık bulmamaktadır. Kent hafızası, duygusal metinlerden çok yaşanmış deneyimlerle şekillenir.
NEOLİBERAL POLİTİKA – İNSANİ SÖYLEM ÇELİŞKİSİ
Asıl çelişki ise burada belirginleşiyor. Hüseyin Turan'ın savunduğu insani ve vicdani değerler ile, mensubu olduğu siyasal çizginin uygulamaları arasında ciddi bir uyumsuzluk bulunuyor.AKP'nin uzun yıllara yayılan iktidarı;derin bir ekonomik kriz,gelir dağılımında uçurum,( lütfen son TUİK verilerine bakınız) sendikasızlaştırma,tarım ve üretimde çöküş,yargı bağımsızlığının zayıflaması,tek kişide toplanan yürütme gücügibi sonuçlar doğurdu.
Bu tablo, demokratik denetim mekanizmalarının zayıfladığı, kararların dar bir merkezden alındığı tek adam rejimi tartışmalarını beraberinde getirdi. Hüseyin Turan gibi isimler ise bu sistemin istikrarlı savunucuları arasında yer aldı.Bu nedenle mektuptaki vicdan çağrısı, ister istemez şu soruyu doğuruyor:Vicdan, neden yalnızca geçmişi anlatırken hatırlanıyor; bugünü değerlendirirken neden suskun kalıyor?
SAĞ SİYASETİN TANIDIK YÖNTEMİ: DUYGUSAL VE MANEVİ RIZA ÜRETİMİ
Türkiye'de sağ siyaset, uzun yıllardır manevi ve duygusal söylemi, toplumsal rıza üretmenin etkili bir aracı olarak kullanıyor.“Emanet”, “hizmet”, “gönül belediyeciliği”, “dua”, “sadakat” gibi kavramlar; çoğu zaman sorgulamanın önünü kesen, eleştiriyi “kırıcı” ya da “nankörlük” gibi göstermeye yarayan bir işlev görüyor.Hüseyin Turan'ın mektubu da, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, bu geleneğin izlerini taşıyor. Metin; somut politik sorumluluklardan arındırılmış, daha çok duygusal bir bağ kurmaya yöneliyor. Oysa kentler, yalnızca sevilerek değil; hesap sorularak korunur.
SONUÇ YERİNE
Bu yazı, yazanların ve basında kamuoyunun görüşüne sunulanmektupları değersizleştirmek için değil; tam tersine, onu ciddiye alarak tartışmak için kaleme alındı. Hatta siyasi güç hiyerarşisi içinde bir referans göstermeden, özgün olarak kaleme alınmış mektupları çok daha kıymetli kılıyor. Çünkü vicdan, ancak siyasetle yüzleştiğinde anlam kazanır. Silivri'nin bugün ihtiyacı olan şey; nostaljik hatırlatmalar ya da duygusal çağrılar değil, demokratik, katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir bir yerel yönetim anlayışıdır.
Eğer gerçekten “emanet”ten söz edilecekse; sorumluluğu ne kadar olduğunu bilmiyorum ama en azından eski bir belediye başkanı olarak, Çanta'daki Klinker Öğütme Tesisi Nihai Proje Tanıtım Dosyasına bakmak gerekir. Bu dosyada projenin ilgili faaliyetleri, NACE kodu 23.51.01 kapsamında açıkça “çimento imalatı” olarak tanımlanmaktadır: çimento klinkeri, portland çimentosu, alüminyumlu (boksit) çimento, cüruf çimento, süper fosfat çimentolar ve benzeri suya dayanıklı çimentoların üretimi.Bu tarifin içinde “TERMİNAL” manipülasyonunu kimler yapıyor?
Asıl “emanet”; Çanta, Değirmenköy, Gümüşyaka ve rüzgâr koridoru üzerindeki yerleşimlerin, hava, su ve toprak gibi yaşamın temel unsurlarının korunması olmalıydı. Oysa kentler, rant ilişkilerine ve merkeziyetçi karar alma biçimlerine değil; Silivri halkının iradesine teslim edilmelidir. Vicdan, ancak o zaman bir siyasal değer haline gelir.
Bu polemik, mektupların sahiplerinden bağımsız olarak kişileri değil, temsil ettikleri ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak durdukları yerden topluma yansıttıkları görüşlerin, demokratik basın yayın, bilgi edinme hakkı, “fikri hür vicdani hür”nesillerin soran, sorgulayanfarklı olanların, madalyonun arka yüzünü tartışmaya açma hakkıdır.
Tartışmayı bırakan toplumlar, karar alma süreçlerini başkalarına devreder; zamanla soru sormayı değil, kabullenmeyi öğrenir. Siz hangisi olmak istersiniz?






