İdeolojisi para olanın hizmet iddiası sadece paranın rengidir.
Son aylarda Cumhuriyet Halk Partisi'nden Adalet ve Kalkınma Partisi'ne doğru hızlanan belediye başkanı geçişleri, “kişisel tercih”, “siyasal ihanet” gibi hafif açıklamalarla geçiştirilemeyecek kadar ağır bir tabloyu önümüze koyuyor. Bu tablo ne sadece ahlaki bir zaafın ne de basit bir parti içi krizin sonucu. Bu, siyasetin kamusal içeriğinin boşaltılmasının; belediyelerin kamusal bir görev olmaktan çıkarılıp birer yatırım alanına dönüştürülmesinin doğal sonucudur. Milletvekilleri, belediye başkanları parti değiştirirken sınıf ya da ideoloji değiştirmiyorlar. Aynı sermaye aklıyla, aynı çıkar mantığıyla, sadece daha güvenli bir limana yanaşıyorlar. Bu hep oldu. En azından benim yaşam süremde onlarcasına tanık oldum.
ADAYLIK MI, YATIRIM MI? MADALYANIN ARKA YÜZÜ
Bugün yaşananların başlangıç noktası aday belirleme süreçleridir. Parti programı, tüzük, tarihsel gelenek, örgüt iradesi; yerini merkezî bürokrasiye, lider tercihlerine ve en önemlisi paraya bırakmıştır. “Kazanacak aday” denilen şey çoğu zaman “kampanyasını kendi cebinden finanse edebilen aday” anlamına gelir. Sadece bu mu? Bir de açık artırma usulü satın alınan adaylık iddiası tarafı var ki zurnanın o ünlü sesi burada çalınır. Önseçimlerin etkisizleştiği, yerelin söz hakkının budandığı bu modelde adaylık, politik bir sorumluluk olmaktan çıkıp finansal bir eşik meselesine dönüşüyor.
Seçim kampanyalarının devasa bütçelerle yürütülmesi, bu bütçelerin de çoğu zaman adayların kişisel servetlerinden karşılanması, siyasetin doğasını baştan aşağı değiştiriyor. Kampanyayı “kendi cebinden” finanse eden aday, seçimi kamusal bir görev değil, kişisel bir yatırım olarak görüyor. Yatırım mantığı devreye girdiğinde ise ideolojik sadakat, doğal olarak tali bir ayrıntıya dönüşüyor.
Bu noktadan sonra belediye, kamusal bir hizmet alanı olmaktan çıkar; geri dönüşü hesaplanan bir sermaye aracına dönüşür. Böyle bir zihniyet için parti aidiyeti, ideolojik duruş ya da seçmen iradesi bağlayıcı değildir. Bağlayıcı olan, yatırımı güvence altına almaktır. Seçime milyonlar harcayan birinin ve kadrosunun belediyeye “hizmet” için geldiğini düşünmek saflık değilse siyasi körlüktür.
YOLSUZLUK, KORKU VE GÜVENLİ LİMAN
İşin bir de karanlık yüzü var. Yolsuzluğa bulaşmadan yatırımın geri dönüşü nasıl olacak? Kilit soru budur. Yolsuzluğa bulaşmış ya da bulaşma ihtimali olanlar için sıkışınca parti değişimi, yalnızca siyasi bir tercih değil; koruyucu bir zırh olarak görülüyor dersek yanlış olmaz. Yargının, bürokrasinin ve devlet aygıtının iktidar lehine çalıştığı bir düzende bu algı boşuna değil. Bu nedenle parti değiştirme, bir inanç değişimi değil; bir kaçış refleksidir. İktidar için bu geçişler kirli ilişkilere bulaşmış olmak ya da meyletmek sorun oluşturmuyor. Muhalefeti yıpratma, kamuoyu gözünde iktidara en yakın rakibin itibar erozyonuna hizmet ettiği sürece hizmet ettiği sürece şimdilik sorun yoktur. CHP içinse iç çürüklerle uğraşırken muhalefet etmenin zafiyeti sadece iktidara yönelik itirazlarını gölgelemiyor, bu belediye ve milletvekillerini nasıl belirlediniz iç tartışmalara da zemin oluşturuyor.
AYDIN'DAN GÖRÜNEN MANZARA
Aydın Belediyesi üzerinden başlayan ve bu güne sarkan tartışmalar bu gerçeği daha görünür kıldı. Aydın'da yaşanan, tekil bir sapma değil; yerel siyasetin nasıl bir pazara dönüştüğünün açık bir göstergesidir. İlke değil fiyat, sadakat değil pazarlık belirleyici hale gelmiştir. Böyle bir düzende kopuşların artması şaşırtıcı değildir. Kaldı ki Aydın belediye başkanı milletvekilliğinde gelmiş olması da CHP için kolay hazmedebilecek bir konu olmasa gerek.
MUHALİF SEÇMEN NEDEN UMUTSUZ?
Bu geçişlerin muhalif seçmenler üzerindeki en yıkıcı etkisi şudur:“Kim gelirse gelsin, değişen bir şey yok.”Bu duygu yayıldıkça; Seçmenin siyasete güveni zayıflar, örgütlü mücadele anlamsızlaşır,“Hepsi aynı” duygusu kökleşir, özellikle emekçi seçmen umutsuzluk girdabına sürüklenir. Sistemin arayıp da bulamadığı şey tamda budur aslında.(Burada CHP'yi emekçi sınıfların kurtuluş kapısı olduğu refleksiyle yazmıyorum. Realitenin gerici ve faşizan otoriterliğe karşı, emek ve sınıf mücadelesinin boşluğunda ehveni şer “burjuva demokrasisi” tercihinin demokratik kamuoyuna giydirilmiş olmasındandır.)
Sonuç olarak bu durum çıkar çevreleri, yalancılar, talancılar için bulunmaz nimettir. Çünkü umutsuz emekçi, kendi sınıf gerçeğini bilince çıkaramayanlar itiraz etmek yerine lütuf ve sadakaya teslim olur. Sadece hayatta kalmaya çalışır. Bu tercih, siyaseti bir mücadele alanı olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir pazar haline getirir. İlke, program, ilkesel duruş; vitrine konur ama karar masasında yer almaz. Masada olan tek şey, kim ne kadar yatırım yapacak, hangi risk nasıl bertaraf edilecek, hangi iktidar odağına yakın durmak faydalıdır. Böylece siyaset, halkın iradesinin ifadesi olmaktan çıkar; sermayenin ve bürokrasinin güvenli dolaşım alanına dönüşür.
Bu zeminde seçmen, özne olmaktan düşürülür. Oy veren yurttaş değil, siyasetin kişisel ve büyük sermeye gruplarının yatırım meşruiyetini sağlayan bir kalabalığa dönüşmüştür. Sandık, halkın söz söylediği bir mecra değil; önceden belirlenmiş güç ilişkilerinin onaylandığı bir prosedür halini alır. Seçimden sonra yaşanan parti geçişleri de bu yüzden “şok” etkisi yaratmaz; çünkü ihanet değil, önceden planlanmış bir ihtimal devreye girmiştir.
Sistem içi muhalefetin en ağır sorumluluğu tam da buradadır. Emekçi sınıflara umut olma iddiasıyla sahneye çıkıp, ilk kriz anında düzenle uyum arayan bir siyasetin yarattığı yıkım, sağın açık saldırılarından çok daha derindir. Çünkü bu tür bir siyaset, yalnızca bugünü değil, yarının direncini de tahrip eder. İnsanlar sağdan gelen baskıya karşı direnebilir; ama “bizden” denilene karşı yaşanan hayal kırıklığı, uzun süreli bir siyasal çölleşme yaratır. Bugün parti değiştiren belediye başkanlarının yarattığı asıl tahribat, hangi rozeti taktıklarıyla ilgili değildir. Asıl tahribat, muhalif seçmene şu duyguyu yerleştirmeleridir:
“Bu düzen değişmez, sen de uyum sağla.”İşte bu cümle, neoliberal düzenin en büyük ideolojik başarısıdır. Silah zoruyla değil, umudu aşındırarak kurulan bir tahakküm biçimidir bu. Ve bu tahakküm, en çok da sol olmadığını bildiğimiz ama sol adına siyaset yapan ama etik hattı terk eden yapılar eliyle yeniden üretilmektedir.
Bu yüzden mesele tek tek isimler, geçişler ya da skandallar değildir. Mesele, siyasetin yeniden ilke, sınıf ve kamusal yarar eksenine oturtulup oturtulamayacağıdır. Aksi halde her yeni seçim, aynı oyunun farklı sahnelenişinden ibaret kalacak; vitrinler değişecek ama içerideki düzen aynen sürecektir.
ÇIKIŞ YOLU VAR MI?
Bu tablo kader değildir. Devrimci dönüşüm olmadıkça da değişim yakın vadede mümkün görünmüyor. En azından sosyal demokrat çizgide olma iddiasında olanların aday belirleme süreçlerinin demokratikleştirilmesi, önseçimlerin gerçek anlamda işletilmesi, seçim kampanya finansmanının şeffaf ve denetlenebilir hale getirilmesi; yerel yöneticilerin mal varlığı ve karar süreçlerinin kamuoyuna açık olması, bir “iyi niyet” meselesi değil, siyasal bir zorunluluktur.
Aksi halde ideolojisi para olanların “hizmet” iddiası, her seçim döneminde biraz daha parlatılan ama içi boş bir vitrin süsü olmaya devam edecektir. Ve siyaset, kamusal iyinin değil, kişisel yatırımların rekabet ettiği dar bir alana sıkıştığında: Sisteme olmasa da seçilmesine öyle yada böyle katkı yapmış seçmenin beklentilerine ve tercihlerine ihanettir.






