Türkiye'de artık bazı sahneler neredeyse değişmez bir ritüele dönüştü. Bir maden ocağında yüzlerce işçi yaşamını yitirir… Bir otel yangınında insanlar yanarak ölür… Bir depremde on binler enkaz altında kalır…Bir tren raydan çıkar, fabrikada patlama olur, okulda çocuklar ölür… Ve hemen ardından aynı sahne kurulur: Devletin en üst makamları cenaze törenlerinde en ön safta yerini alır.
Başlar öne eğilir, eller semaya açılır, sözler aynıdır: “Takdir-i ilahi… Kader…” İşte tam burada, bu ülkenin en ağır sorunu görünür hale gelir: Sorumluluğun, kader söylemiyle sistematik biçimde ortadan kaldırılması. Oysa yaşananların hiçbiri “kaçınılmaz” değildir. Bir madenin çökmesi, bir otelin yanması, bir trenin raydan çıkması, bir fabrikada yangın ve patlama, bir okulun şiddet alanına dönüşmesi…
Bunlar doğa olayı değil; denetimsizlik, ihmal ve politik tercihler zincirinin sonucudur. Eğitim sendikalarının protesto bildirilerinde ısrarla işaret ettikleri gibi, şiddet ya da felaket kendiliğinden ortaya çıkmaz. Toplumsal eşitsizliklerin derinleştiği, kamusal hizmetlerin zayıflatıldığı, denetim mekanizmalarının işlevsizleştirildiği bir düzende bu sonuçlar kaçınılmaz hale gelir.
Bugün okullarda yaşanan şiddet de bu tablodan bağımsız değildir. Bilimsel, laik ve kamusal eğitimden uzaklaşan bir sistem; çocukları eşitsizlik, yalnızlık ve yönsüzlük içinde bırakırken, okulları güvenli yaşam alanları olmaktan çıkarıp birer boşluğa dönüştürmektedir. Ve o boşlukta şiddet büyür. Ama asıl mesele sadece bu felaketlerin yaşanması değildir. Asıl mesele, her felaketin ardından kurulan siyasal tiyatrodur.
Sorumluluğu olanlar: denetlemeyenler, önlem almayanlar, kamusal hizmeti piyasaya terk edenler aynı zamanda cenazelerde: “Acı paylaşan”, “dua eden”, “devletin şefkat yüzü” olarak sahneye çıkar. Bu, sadece bir çelişki değildir. Bu, adalet duygusunun açık ihlalidir.
Çünkü aynı anda iki rol oynanamaz: Hem sorumluluk taşıyıp hem de masumiyet temsil edilemez. Bu noktada halktan yükselen itiraz çok yalın ve çok insani bir yere dayanır: “Hesap ver…”
Bu söz bir öfke değil, bir ölçüdür. Bir toplumun yönetenlerinden beklediği asgari ahlaki sınırdır. Ama bu sınır aşılmıştır. Çünkü artık cenazeye katılmak: bir sorumluluk kabulü değil, bir meşruiyet üretme aracına dönüşmüştür. Acı, bir tür siyasal gösteriye çevrilmekte; yas, iktidarın kendini yeniden üretme sahnesi haline getirilmektedir. Daha da vahimi şudur: Bu tabloya itiraz eden yurttaşlar, “hesap verin” diyenler, sorumluluğu hatırlatanlar… güvenlik güçlerinin müdahalesiyle karşılaşır. Biber gazı, jop, gözaltı, tutuklama… Yani bu ülkede: Sorumlular cenaze safında korunur, soranlar ise cezalandırılır.
SONUÇ
Kahramanmaraş'ta yaşanan son trajedi de bu döngünün bir parçasıdır. Değişen hiçbir şey yoktur. Çünkü mesele tek tek olaylar değildir. Mesele, sorumluluğun sistematik olarak ortadan kaldırıldığı bir yönetim anlayışıdır. Bir ülkede: Ölüm kaderle açıklanıyorsa, ihmal sorgulanmıyorsa, sorumlular hesap vermiyorsa orada hukuk işlemez, adalet tecelli etmez. Ve en önemlisi: Kamusal görevler, yükümlülük olmaktan çıkar; keyfiliğin ve sorumsuzluğun alanına dönüşür. Bu yüzden artık mesele şudur: Cenaze saflarında görünmek değil, o cenazelerin neden yaşandığını açıklamak… dua etmek değil, hesap vermek…
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı merhamet gösterisi değil, sorumluluk ve adalettir, diyeceğim ama kapitalizmin bu kadar vahşi yaşandığı bir dünyada, ABD'nin saldırgan politikalarıyla İran'da bir seferde 165 çocuğun okuluna bomba atılarak öldürülebilmesi ve bunun hesabının sorulamaması; bize açıkça şunu gösterir: Bu düzen, insan hayatını değil, güç ve çıkar ilişkilerini esas alır. Aynı düzen, içeride de ölümleri “kader,” Filistin'de İran'da yada dünyanın mazlumlarına savaş zaiyatı diyerek geçiştirir, sorumluları korur, adaleti işletmez. O halde sormak kaçınılmazdır:
Kapitalizmin ürettiği bu eşitsizlik ve şiddet düzeninde, adalet ve hukuk ne işe yarar ki?






