Güneş öyle bir tepemize abanmıştı ki, insanın değil gölgenin bile aklı başından gidiyordu. Karşımda bakışları yorgun, yüzüne yayılan siyah sakalı çalışmaktan kendine vakit ayıramamış halinden belli, elleri hünerli iki emekçi den biri. Adı, Uğur.
İbrahim daha bakımlı, sinek kaydı tıraş ve temiz tişörtle kısa panolunu ile “ben bu işlerin adamı değilim” modun da olsa da oldukça alçak gönüllü "iki sarı bir öküzü güdemez" deyişine inat güneşin yakıcılığına aldırmadan kazmasıyla toprağı kazıyordu.
İki emekçi, ekmeğini elleriyle, mesleğinin hünerleriyle, alın teriyle kazanıyor. Konuşuyoruz. Elimiz işte, aklımız memleketin pür halinde. Öğleden sonra güneşinin yakıcılığıyla, beton delen matkabın yorucu direnci Uğur'un alnından süzülen ter, kaşlarına uğrayıp, siyah tozlu sakalından arınarak çenesinden aşağı iniyor, sonra toprağa karışıyordu. Sanki memleketin hali gibi; yukarıdan aşağı "Akan”, aşağıda da iz bırakmadan kayboluyordu.
Kaşının üstünden damla damla akan teri sildi. Başını kaldırdı ve sordu: “Ağabey, bu ‘mutlak butlan' meselesi gerçek mi sence? Delegeye rüşvet verilmiş midir?”
Gökyüzünün maviliği, bölük bölük pamuk dağlarını andıran beyaz bulutların tılsımı altında, güneşin, toprağın adaleti adına "doğru gör, doğru söyle" ter içinde bir emekçinin kutsal emeğine saygı göster ey dilim. Aklım, hafızam doğru söyle.
"Yeğenim, ben altmış altı yaşındayım. On beş yaşından beri seçim görüyorum. Bir tek seçim görmedim ki öncesinde birinde diğerine hile karıştırılmış iddiaları havada uçuşmasın, hediye dağıtılmasın, iş vaat etmesin. "Dernek seçimi olur, kebap yenir. Sendika seçimi olur, çaylar bedava. Oda seçimi olur, kol saati gelir. Belediye seçimi olur, asfalt dökülür. Genel seçim olur, kömür çuvalı gelir. Elektriği olmayan köye buzdolabı dağıtılır. Suyu olmayan yere çamaşır makinesi gider. Televizyon gelir ama yayın yoktur. Yeter ki oy gelsin. Parti militanları kapı kapı erzak dağıtma yarışına girerler"
İbrahim gülmeye başladı. "Doğru vallahi..."
"Daha bitmedi."
"Bitmedi mi?"
"Bitmedi. Seçim bitince de herkes birbirine 'demokrasi kazandı' der." “Oysa ünlü sözdür atı alan Üsküdar'ı geçmiştir.” Uğur karmaşık elektrik kablolarını tek tek kontrol ederken başını çevirip; “Yani normal mi diyorsun?”
“Normal demiyorum. Alıştırılmış diyorum.”
İbrahim muzipçe gülüyor.“Abi bunlar rüşvet değil hediye!” Hep birlikte gülüyoruz!
“Bitmedi. Seçim bitince de herkes çıkıp ‘demokrasi kazandı' der. Kazanan demokrasi mi, yoksa demokrasi adına konuşanlar mı, onu kimse sormaz.”
Uğur'unda İbrahim'inde gülümsemelerine yansıyan bir acı tebessüm yerleşti sanki?Sonra sustular.
"Yani diyorsun ki..." dedi Uğur.
"Diyorum ki; bunlar bu memlekette yeni icat edilmiş işler değil. Yeni olan, dün kendisi için de normal sayılanı bugün siyasi rakibine operasyonun malzemesi yapmaktır."
Sonra yine sustuk.
"Su getireyim size " dedim. Birer bardak su içince bir canlanma oldu. Uğur merakla ve sohbetin devam etmesini ister gibi. “Yani diyorsun ki...” dedi.
“Diyorum ki; Dün herkesin bildiği ayıp, bugün birdenbire hukuk diliyle paketlenince sanki başka bir şey olmuş gibi davranılıyor.”
"Abi sen farklı bir yerden bakıyorsun, herkes bu adını yeni duyduğumuz mutlak butlanın için diyorsun ki olmuştur."“Sadece o değil, ben bu sitemin içinde olanların hepsi için söylüyorum.”
"Ben Reisciyim , ama bizim kahvedekiler ve çevremdekiler farklı konuşuyorlar."
"Nasıl konuşuyorlarmış?"
"Onlar kendi tarafının günahına sevap, karşı tarafın sevabına suç buluyor. Aslında birçok yakınımla bile bu yüzden sorun yaşıyorum" diye duruma kendi tarafından tamda yurdum insanın o alıştırılmış yargı dünyasına net bir gönderme yapmış oldu.
"Ben kişilere değil sisteme bakarım” dedim.
"Nasıl yani?"
"İyilikte kötülükte bulaşıcıdır. Çamuru temizlemezsen, her gelen kiriyle pasıyla gelir. Kaldı ki siyasette iyi insan, kötü insana göre bir ülke geleceği kurulamaz, kurulursa dünün iyileri bugün kötü olmayacağının garantisini kimse veremez. Çünkü bu düzen adaletsizlikler düzenidir.
Sonra öyle bir soru sordu ki güneş bile dinledi."Sonumuz ne olacak?"
Biraz düşündüm.“Bak, bunun için öyle uzun boylu kâhin olmaya gerek yok” dedim, “Memlekette gelirin yarısını nüfusun küçük bir bölümü alıyorsa; hukuk güçlüye kalkan, zayıfa hapishane olur. Sandık olur ama irade sandığın içinde çıkmaz. Kurum olur ama güven kurumun kapısından içeri girmez. Daha net söylersek;Veriler ortada: 85 milyonluk ülkede nüfusun %5'i gelirin %50'sine yakınına sahipse, orada demokrasi olmaz. Orada adalet olmaz. Hukuk, güçlünün elinde sopaya döner. Orada yapılan seçimin meşruiyeti tartışılır. Gerçek bir halk iradesi ortaya çıkmaz. ” İbrahim başını salladı.
"Çünkü kötü olan insanlar değil, onları kötülüğe sürükleyen sistemdir. Hoş o kötülüklere isteyerek ya da istemeyerek ortak olanlar kötülüğün suç ortaklardır.
"Çok darlandım su var mı?”dedi Uğur. Birkaç yudum içtikten sonra başını öne eğince başından aşağı döktüm. Sular saçlarından, yüzünden, sakalından aktı.Derin bir nefes aldı.Bir süre sessizlik oldu.Sonra küreğini omzuna aldı.
"Haklısın ağabey. Ben defalarca yazdım, ulaşmaya çalıştım. Ama nafile o barajları aşmak mümkün değil. Ama sen kimsenin tarafını tutmuyorsun, bu soruların çoğunu senin tarafsızlık testindi aslında” dedi. “Hayır ben adaletin tarafındanım, taraftar değilim.”
İbrahim bir süre yere baktı. İş bitmişti.Takımları topladık.Güneş yavaş yavaş çekiliyordu.Memleket yine yerinde duruyordu.Sadece gölgeler uzamıştı.Galiba bu ülkede en çok gölgeler büyüyor; insanlar değil.
Son Söz:
Türkiye'nin sorunu ‘kötü siyasetçi' sorunu değildir. ‘Kirli sistem' sorunudur. Kişi değiştirirsin, çark aynı kalırsa sonuç değişmez. Ekmek adil bölüşülmeden, hukuk sopa olmaktan çıkmadan… Ne mutlak butlan biter ne rüşvet ne de o yakıcı güneşin altında sorulan “Sonumuz ne olacak?” sorusu.






