Her yaz gerek yerelde gerekse ulusal çapta aynı çaresiz cümleyi duymaktan artık bıktım: "Yine yangın çıktı." Oysa her defasında dövünmek ve söylenmek yerine şu soruyu açık yüreklilikle sormamızın vakti çoktan gelmedi mi: "Bu yangınlar neden hâlâ çıkıyor?"
KADER DEĞİL, ÖNLENEBİLİR İHMALLER
Çünkü yangınların büyük bölümü kader değildir.
Biçerdöverden çıkan kıvılcım...Yol kenarına atılan sigara...Kontrolsüz anız yakılması...
Kırık egzoz...Bakımı yapılmamış tarım makineleri...Cam şişelerin mercek etkisi... Bir de bunlara eklenen, yol kenarlarındaki kurumuş otları tutunma noktası yapan fırlatılmış pet şişeler ve piknikçilerin sorumsuzluğu...
Bunların hepsi önlenebilir nedenlerdir. Asıl mücadele ise yangın başlamadan önce verilen mücadeledir. Bu yüzden;
-Her traktörde dolu bir yangın söndürücü bulunmalı,
-Hasat sırasında her mahallede veya tarlada su tankerleri ile traktör arkası su pompaları hazır bekletilmeli,
-Tarlaların çevresinde otlardüzenli temizlenmeli,
-Elektrik hatlarının geçtiği alanlar ve trafoların altındaki kuru otlar sık sık kontrol edilmeli,
-Riskli günlerde çalışma saatlerinin yeniden planlanmalı gibi basit tedbirler pekâlâ alınabilir.
Bunlar aslında maliyetli bir şey de değil, alınabilecek en ucuz sigortadır.
SİLİVRİ YANGINI: BİR MİKRO-KRİZ ÖRNEĞİ
Bugün iklim değişikliği nedeniyle sıcaklıklar her yıl biraz daha artıyor. Rüzgâr daha sert esiyor, nem düşüyor. Eskiden küçük bir dumanla sönen olaylar artık saatler içinde kilometrelerce alana yayılıyor. Hafta sonu Silivri'de yaşadığımız korkutan tarla yangını bunun en sıcak örneğidir. Yeni Mahalle ve Değirmenköy mevkiinde rüzgârın şiddetiyle bir anda kontrolden çıkan alevler, yüzlerce dönümlük tarım arazisini ve konteynerleri küle çevirmekle kalmadı; yarattığı yoğun duman yerleşim alanlarını kuşatarak insanlara panikle "evleri boşaltın" uyarıları yapılmasına neden oldu. Üstelik bu yangınlar da ilk değil. Son da olmayacak. Keşke son olsa! Ama önlenebilir.
Silivri, İstanbul'un tahıl ambarıdır; burada yanan sadece kuru ot değil, çiftçinin bir yıllık emeği, ekmeği ve geleceğidir. Bir tarlada dikkatsizlikle başlayan kıvılcım, rüzgârı arkasına aldığında koskoca bir ilçenin yaşam alanlarını, canını ve malını tehdit eden bir mikro-krize dönüşüveriyor.
DÜNYA BU İŞİ NASIL ÇÖZÜYOR?
Peki, dünya bu krizle nasıl mücadele ediyor? Yangın riskini sıfıra indirmek ya da başlamadan durdurmak için uygulanan başarılı küresel örnekler bize çok net bir yol haritası sunuyor:
Dünyanın en büyük yangın yönetim ağlarından birine sahip olan Avustralya'da örneğin, kırsal bölgelerdeki tarım işçileri ve çiftçiler zorunlu yangın eğitimi alarak yerel gönüllü itfaiye ekiplerinin ana omurgasını oluşturuyor. Ayrıca "Hasat Yangın Güvenliği" protokolleri sayesinde, rüzgâr ve sıcaklık belli bir sınırı geçtiğinde tarımsal faaliyetler yasal olarak tamamen durduruluyor. Bizde de hasat zamanı poyrazın en sert estiği saatlerde mülki amirliklerce biçerdöver çalışmalarına geçici kısıtlama getirilebilir.
Amerika'da mesela yangın riskinin en yüksek olduğu bölgeler, yapay zekâ destekli termal kameralarla 24 saat izleniyor. Sistem, en ufak bir duman veya ısı artışını algıladığı anda itfaiye merkezlerine konum koordinatlarını iletiyor. Böylece yangın yayılmadan, ilk dakikalar içinde müdahale ediliyor.
İspanya ve Portekiz gibi Akdeniz ülkelerinde, tarla ve orman sınırlarında "yeşil koridorlar" veya bitki örtüsünden arındırılmış güvenlik şeritleri oluşturulması yasal bir zorunluluk. Arazisinin bakımını yapmayan, otları temizlemeyen veya riskli saatlerde biçerdöver çalıştıran mülk sahiplerine çok ağır cezai yaptırımlar uygulanıyor. Bölgemiz koşullarını göz önüne aldığımızda; tarlaların sınır hatlarına, yol kenarlarına veya orman geçişlerine yukarıda sayılan zeytin, keçiboynuzu, bağ veya kapari gibi bitkilerden oluşan "Yeşil Koridorlar" kurulması en sürdürülebilir çözüm gibi duruyor.
Kanada ise endüstriyel sorumluluk alarak ekipmanlara standart getirmiş.Tarım ve ormancılık faaliyetlerinde kullanılan tüm makinelerin egzoz sistemlerinde kıvılcım önleyici (sparkarrestor) kullanımı zorunlu tutuluyor. Sahada çalışan her ağır vasıtanın, kendi yangınını söndürebilecek asgari teknik donanıma sahip olup olmadığı düzenli olarak denetleniyor. Bizim buralarda da hasat döneminde muhtarlıklar ve ilçe tarım müdürlükleri biçerdöverlerin egzozlarını ve pullukların taşlık arazide kıvılcım çıkarma riskini sıkı denetlemelidir.
Görüldüğü gibi gelişmiş ülkeler yangını sadece söndürmeyi değil, yasal düzenlemeler, teknoloji ve toplumsal bilinçle onu daha doğmadan engellemeyi hedefliyor. Bizim de artık "Yine yangın çıktı" çaresizliğinden kurtulup, bu köklü sistemleri topraklarımızda hayata geçirmemiz gerekiyor.
CEHALETE KARŞI HUKUKİ BARİKAT VE SIFIR TOLERANS
Diğer yandan “kaza” adı altında kamufle edilen cehalete karşı da artık bireysel değil, toplumsal ve hukuki bir barikat kurmak zorundayız. Nitekim, bilerek, inatla anız yakan, uyarılara kulak tıkayıp tarlasında kıvılcım çıkaran, izmaritini fırlatan o faillere karşı sıfır tolerans gösterilmesi gerekiyor. Yangına sebep olan kişilerin yakalanması durumunda yasaların uygulanmasının yanında; itfaiyenin harcadığı yakıttan, yanan traktörlerin maliyetine, çiftçilerimizin kaybettiği mahsulden toprağın geri kazandırılması için gereken masrafa kadar tüm maddi zarar o failin cebinden kuruşu kuruşuna tahsil edilmelidir. Cezalar sadece kâğıt üzerinde kalmamalı, rücu mekanizması ibretlik şekilde işletilmelidir. Bu sayede tarım arazilerimizi ve ormanlarımızı korumanın yolu, sadece itfaiye hortumlarından değil, faile karşı uygulanacak tavizsiz bir yaptırım politikasıyla olur.
Özetle; iklim değişirken bizim de alışkanlıklarımızı ve yasalarımızı değiştirme vaktimiz çoktan gelmiştir. Unutmayalım ki geleceğimizi korumak alevlerle savaşarak değil, o ilk kıvılcımın toprağa düşmesini engelleyecek toplumsal bilinç, teknolojik denetim ve tavizsiz bir hukuki barikatla mümkündür.






