Uğur Bakıcı

Esas mesele

Bir ülkenin dış fırtınalara karşı en büyük kalkanı, otoriteyi merkezde tekelleştirmek değil, yerel demokrasiye sahip çıkarak toplumsal bağları güçlü tutmaktır.
Ülkemizdeyse çok uzun zamandır tam tersi bir yönetim stratejisi uygulanıyor. Siyasetin ve hukukun dili ise hiç olmadığı kadar karmaşık ve bir o kadar keskin.
Sokaktaki vatandaş haklı olarak kendi bütçesine, mutfağındaki yangına bakıyor; ancak yukarıda, sistemin kılcal damarlarını yeniden şekillendiren çok katmanlı bir satranç oyunu oynanıyor.
Bu stratejik oyun kapsamında ise yerel yönetimlere yönelik art arda gelen soruşturmalar, mali kısıtlamalar ve idari hamleler, bizi çok temel bir sorunun eşiğine getirmiş durumda: Toplumsal dayanıklılığın sütunlarını sarsma riski!
Dışarıdaki tehditlere karşı güçlü bir devlet mekanizması kurmak isterken, içeride toplumu bir arada tutan en hakiki bağları, yani yerel demokrasiyi feda ediyorsunuz; bu da bizi fırtınaya karşı daha kırılgan hale getiriyor.
SİYASİ PATİNAJ VE KURUMSAL KISKAÇ
Meseleyi sadece "belediye bütçeleri" veya "konser denetimleri" parantezine alarak okumak, resmin büyüğünü ıskalamak demektir. Çünkü bugün yerel yönetimlerin hareket alanının daraltılması süreci, ana muhalefet partisinin kendi içindeki olağanüstü kurultay çağrıları, tüzük değişiklikleri ve delege iradesinin hukuki geçerliliğine yönelik kurumsal ve hukuki tartışmalarla eş zamanlı yürütülüyor. Ana muhalefetin kendi tüzüğü, kongre meşruiyeti ve hukuki varlığıyla uğraşmak zorunda bırakıldığı bir iklimde ise, yerel yönetimlerin maruz kaldığı idari baskılara karşı güçlü ve tek parça bir refleks göstermesi de haliyle güçleşiyor. Bir tarafta yerel dinamikleri kilitleyen idari mekanizmalar, diğer tarafta muhalefeti kendi içinde yapısal bir patinaja zorlayan hukuki süreçler…
Peki, bu eş güdümlü tablonun ardında ne var?
GÜVENLİK SARMALI VE MERKEZİ REFLEKS
Devletler, güvenlik kaygılarının arttığı dönemlerde yönetim modellerini yeniden gözden geçirme refleksine kapılabilir; nitekim dünyada da jeopolitik baskılar karşısında merkezi yönetimlerin yerel üzerindeki baskıyı artırdığı örnekler mevcuttur. Ne var ki, coğrafi risklerin arkasına sığınarak yerel demokrasiyi tırpanlayan bu merkeziyetçi refleksi haklı bulmak ya da desteklemek mümkün değildir. Ayrıca, sınır ötesindeki fırtınaları bahane ederek içeride pürüzsüz ve tek merkezden komuta edilen bir yapı inşa etmeye çalışmak, güvenlik sağlamaz; aksine toplumsal dayanıklılığımızın zeminini kaydırır.
DENETİMDE EŞİTLİK VE İÇ CEPHE GÜVENCESİ
Öte yandan elbette hiçbir belediye hukukun denetiminden muaf değildir. Kamu kaynaklarının kullanımı, ihale süreçleri ve idari işlemler; hangi siyasi görüşten olursa olsun aynı hukuk ilkeleri çerçevesinde denetlenmelidir. Esas tartışma, denetimin varlığından ziyade, bu denetimin toplumun tüm kesimlerinde eşitlik, öngörülebilirlik ve tarafsızlık duygusunu ne ölçüde güçlendirdiği üzerinedir.
Sonuç olarak; yerel belediyelerin ve kurumsal muhalefetin dengelenmeye çalışıldığı bu yeni dönem, sadece bir iç siyaset malzemesi değildir. Bu, Türkiye'nin küresel rüzgarlar karşısında nasıl bir idari modelle ayakta kalacağına dair merkezi bir tercih silsilesidir. Ancak unutulmamalıdır ki; yerel demokrasinin, çok sesliliğin ve seçmen iradesinin korunması, bir ülkenin dışarıdaki fırtınalara karşı en büyük iç cephe güvencesidir. Yereli zayıflatarak merkeze güç devretmek, kısa vadede bir yönetim kolaylığı sağlasa da, uzun vadede toplumsal dayanıklılığın en önemli sütunlarını sarsma riskini barındırır.

 

YORUM YAP