Oğuzhan Hasdoğru

Cezaevleri bize ne anlatıyor?

Bir ülkenin halini yalnız büyüme rakamlarından, ihracattan, kişi başına gelirden ya da seçim sonuçlarından okumak eksik kalır. Bazen daha sessiz göstergelere bakmak gerekir. Boşanma sayıları, icra dosyaları, uyuşturucu kullanımı, genç işsizliği, şiddet olayları… Bir de cezaevleri.

Türkiye'de 2003 yılında cezaevlerinde yaklaşık 64 bin kişi bulunuyordu. 2026'ya geldiğimizde bu sayı 433 binin üzerine çıktı. İlk bakışta “nüfus arttı, sayı da arttı” denebilir. Fakat asıl çarpıcı olan toplam sayı değil, nüfusa oranıdır.
Türkiye'nin nüfusu 2003'te yaklaşık 66 milyonken 2026'da 86 milyon civarına yükseldi. Bu, toplam nüfusun yaklaşık yüzde 30 arttığı anlamına gelir. Yıllık ortalama nüfus artış hızı ise yaklaşık yüzde 1,1 düzeyindeydi; son yıllarda bu hız yüzde 0,5'in de altına geriledi. Buna karşılık cezaevi nüfusu aynı dönemde yaklaşık yüzde 577 arttı. Yani cezaevindeki kişi sayısındaki yıllık bileşik artış yaklaşık yüzde 8,5 oldu. Başka bir ifadeyle, cezaevi nüfusundaki artış hızı, Türkiye'nin nüfus artış hızının yaklaşık sekiz katına ulaştı.
2003'te her 100 bin kişiden yaklaşık 94'ü cezaevindeydi. Bugün bu sayı 503'e ulaşmış durumda. Başka bir ifadeyle, 2003'te yaklaşık her 1.060 kişiden biri cezaevindeyken bugün bu oran yaklaşık her 199 kişiden bire kadar gerilemiş durumda.
Bu, küçük bir dalgalanma değil. Yirmi üç yılda nüfusa oranla cezaevinde bulunan insan sayısı yaklaşık 5,3 kat artmış.
Üstelik mesele sadece “daha fazla cezaevi yapıldı” meselesi de değil. Türkiye bu dönemde çok sayıda eski ve küçük cezaevini kapattı; onların yerine daha büyük kapasiteli ceza infaz kurumları ve kampüsler kurdu. Yani kurum sayısından çok, hapsetme kapasitesi büyüdü. Bugün cezaevlerinin resmi kapasitesinin de üzerinde dolulukla çalışması, meselenin yalnız fiziki yatırım olmadığını açıkça gösteriyor.
Daha dikkat çekici olan ise Türkiye'nin dünya ve Avrupa ile arasındaki fark.
Dünya genelinde cezaevi nüfusundaki artış son çeyrek yüzyılda dünya nüfusundaki artışa yakın bir seyir izlerken, Türkiye'de mahpusluk oranı birkaç kat arttı. Dünya nüfusu aynı dönemde yaklaşık yüzde 30 civarında artarken, Türkiye'de cezaevi nüfusu yüzde 577 yükseldi. Bu nedenle Türkiye'deki artış, yalnızca nüfus artışıyla açıklanamayacak kadar hızlıdır. Avrupa ülkelerinin ortalamasıyla kıyaslandığında da Türkiye çok farklı bir yerde duruyor. Bugün Türkiye'de 100 bin kişiye düşen cezaevi nüfusu Avrupa düzeyinin yaklaşık dört katı.
Suç artışı bakımından da aynı ayrımı yapmak gerekir. Dünyada kayıtlı suçların seyri ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, birçok ülkede nüfus artışıyla suç artışı arasında Türkiye'deki kadar büyük bir fark görülmedi. Bazı gelişmiş ülkelerde özellikle mülkiyet suçları uzun vadede gerilerken, bazı ülkelerde dolandırıcılık, siber suçlar ve uyuşturucu bağlantılı suçlar arttı. Türkiye'de ise cezaevi nüfusu ve kişi başına düşen mahpusluk oranı, nüfus artışının çok üzerinde yükseldi. Ancak cezaevi verisi doğrudan suç oranı değildir; bu fark, suçun yanı sıra soruşturma, tutuklama, mahkûmiyet, ceza süreleri ve infaz politikalarındaki değişimleri de yansıtır.
Bu noktada kolay ama yanlış bir sonuca varmamak gerekir: Cezaevindeki insan sayısının beş kat artmış olması, suçun da beş kat arttığı anlamına gelmez.
Çünkü cezaevi nüfusunu yalnız suç miktarı belirlemez. Tutuklama uygulamaları, cezaların süresi, infaz sistemi, tahliye koşulları, hangi fiillerin ne kadar ağır cezalandırıldığı ve ceza siyasetindeki değişiklikler de bu sayıyı doğrudan etkiler.
Ama bunun tersi de aynı derecede yanlış olur: “Bu yalnızca hukuk ve infaz politikasıdır, toplumla ilgisi yoktur” demek.
Çünkü 64 binden 433 bine çıkan bir cezaevi nüfusu, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bir toplum açısından sıradan bir istatistik değildir.
Hele cezaevlerinde hırsızlık, uyuşturucu, dolandırıcılık, yaralama ve benzeri suçların önemli bir yer tuttuğu düşünüldüğünde mesele yalnız hukuk sisteminin sınırları içinde ele alınamaz. Ekonomik sıkışma, gelir kaybı, işsizlik, bağımlılık, aile bağlarının zayıflaması, gelecek umudunun azalması, eğitimden kopuş ve toplumsal güvenin aşınması da bu tablonun bir parçasıdır.
Toplumsal çöküş dediğimiz şey zaten bir sabah ansızın ortaya çıkmaz.
Önce insanlar birbirine daha az güvenir. Sonra kurallara olan inanç aşınır. Emek ile karşılık arasındaki bağ zayıflar. İnsanlar meşru yollarla hayatlarını düzeltebileceklerine daha az inanmaya başlar. Gençlerin bir bölümü eğitimden ve çalışma hayatından kopar. Bağımlılık artar. Küçük şiddet vakaları sıradanlaşır. Dolandırıcılık, hırsızlık ve kayıt dışılık gündelik hayatın içine daha fazla sızar.
Sonra bütün bunların bir kısmı mahkeme dosyalarında, bir kısmı hastanelerde, bir kısmı ailelerin içinde, bir kısmı da cezaevlerinde görünür hale gelir.
Elbette bir toplumun ahlaki ya da sosyal durumunu yalnız cezaevlerine bakarak ölçemeyiz. Ama cezaevlerini tamamen görmezden gelerek de sağlıklı bir toplum tablosu çıkaramayız.
2003'te yaklaşık 64 bin olan cezaevi nüfusunun bugün 433 bini aşmış olması, tek başına bir hüküm değildir. Fakat çok güçlü bir işarettir.
Üstelik bu işaret bize yalnız suç hakkında değil; toplumsal düzen, ekonomik hayat, aile yapısı, eğitim, bağımlılık, hukuk ve insanların gelecek beklentileri hakkında da bir şeyler söylüyor.
Bir ülkenin gerçekten nasıl gittiğini anlamak istiyorsak yalnız AVM'lerine, yollarına, konutlarına ve büyüme rakamlarına bakmamalıyız.
Bazen cezaevlerine de bakmak gerekir.
Çünkü bir toplumdaki buhran, çoğu zaman istatistiklere girmeden önce insanların hayatında başlar; istatistiklere girdiğinde ise artık görmezden gelinemeyecek kadar büyümüştür.

YORUM YAP