Oğuzhan Hasdoğru

Erol Büyükburç

site_1

Yanlış hatırlamıyorsam 2005 ya da 2006 yılıydı. Rehber öğretmendim. Silivri Balkan Koleji'nin koridorlarında, o günün sıradanlığını bozan hafif bir telaş dolaşıyordu. Kurucumuz Erdoğan Alpa'nın eski bir dostu olan Erol Büyükburç'u, okulumuza küçük bir konser ve söyleşi için davet etmiştik. “Mini” denilen o konser, aslında zamanın içini genişleten; bir öğleden sonrayı, yıllara yayılan bir hatıraya dönüştüren nadir karşılaşmalardan biri oldu.

O yıllarda zihnim bambaşka bir yöne doğru açılıyordu. Anadolu rock ile giderek daha yakından ilgileniyor, özellikle yurt dışındaki müzik meraklılarının bu “bizden” ama nedense artık bize uzak kalmış alana gösterdiği ciddi ilgiyi şaşkınlıkla izliyordum. Belki de tam bu yüzden, Türkiye'de pek gündemde olmayan, raf aralarında kalmış bir tarihe daha dikkatle eğilmeye başladım. Türk pop müziğinin nitelikli, zarif orkestrasyonuna sahip 45'likleri ve long play'leri toplamaya koyuldum. Her plak, yalnızca bir şarkıyı değil; kaybolmuş bir sahne ışığını, yarım kalmış bir alkışı da taşıyor gibiydi. Bu arayış sırasında Erol Büyükburç'un bazı çalışmaları özellikle dikkatimi çekmişti. Çünkü onda, zamanla aşınmayan bir sahne bilinci, gerçek bir star olma hâli vardı.
O gün okulumuza geldiğinde, itiraf etmeliyim ki ben de fazlasıyla heyecanlıydım. Karşımda, ilgisini yeni yeni keşfettiğim bir dönemin yaşayan bir yıldızı duruyordu. Erol Büyükburç, yalnızca bir şarkıcı değil; Türkiye'de “megastar” kavramının henüz ağızdan ağıza dolaşmadığı yılların sahici bir temsilcisiydi. Yanımda getirdiğim 45'likleri ve plakları kendisine gösterdiğimde, beklemediğim bir şey oldu. Bir anda yüzü aydınlandı. O ana kadar ölçülü ve sakin duran bakışlarında bir parıltı belirdi; coşkusunu gizleyemedi. Sanki bir anlığına geçmişe gitmişti. Eski sahnelerin, büyük orkestraların, alkışlarla dolu salonların içine.
O an, Elvis Presley'nin bir plağını eline almış gibi mutlu olmuştu. Yüzünde, eski görkemli günlere kısa ama yoğun bir yolculuk yapmış bir insanın ifadesi vardı. Star olmanın kıvılcımı hâlâ oradaydı; sönmemişti, sadece bekliyordu. Benimle konuşmayı, sohbet etmeyi sevdiğini hissedebiliyordum. Sözlerimiz uzadıkça, zaman da uzuyor gibiydi.
Sahnedeki Erol Büyükburç ile kulisteki, koridordaki, sonra da arabada yan koltukta oturan Erol Büyükburç arasında ince ama derin bir fark vardı. Konser bittikten sonra, onu evine bırakmak için uzun sayılabilecek bir yol boyunca kendisine eşlik ettim. İstanbul'un akşam trafiği, kelimelerin arasına sızan duraklamalar gibi ağır ağır akıyordu. Palladium'daki konserlerden söz açıldı; ardından sohbet, neredeyse kendiliğinden, 1970'lerin müzik ortamlarına, orkestralara, sahne disiplinine ve kaybolmuş bir zarafetin izlerine doğru yöneldi. Her cümlesinde, bugünün gürültüsüne karışmamış başka bir zamanın sesi vardı.
O yolculuk boyunca zihnimde biriken, Anadolu popa meyilli, popüler kültürün kolay cevaplarına bulaşmamış tüm soruları ona yönelttim. O da sabırla; bazen bir anıya tutunarak, bazen bir isimde durup uzun uzun düşünerek cevapladı. Aslında fark etmeden bir röportaj yapıyorduk. Hatta bu söyleşiyi kaydetmiştim. Ne var ki, yıllar sonra yaşanan bir hard disk kazasıyla, o sesler, o duraklamalar, o kahkahalar sessizliğe gömüldü. Dijital hafızanın ne kadar kırılgan olduğunu ilk kez o zaman bu kadar somut hissettim.
Geriye iki plak kaldı. Üzerlerinde bana ithafen atılmış bir imza var. Ama asıl imza, o günün havası; o küçük konserin samimiyeti ve arabada süren o uzun sohbetin bıraktığı izler. Bu iki plak benim için yalnızca müzik nesneleri değil; kaybolmuş bir kaydın, artık sadece zihnimde yaşayan bir söyleşinin, gençliğimde duyduğum merakın ve o dönemin pop müzik kültürünün sessiz tanıkları.
İşte tam bu yüzden, onu eve bırakma görevini üstlenmem aslında bilinçli bir bahaneydi. Sohbeti biraz daha sürdürmek, o dünyaya biraz daha yaklaşabilmek için mükemmel bir vesileydi. Arabada geçen o uzun yol, yalnızca bir yol mesafesi değil; müziğin, hatıraların ve kaybolmuş bir dönemin içinden geçen sessiz bir koridordu.
Bir hard disk bozulur, dosyalar silinir, sesler kaybolur. Ama bazı anlar vardır ki, bir plağın kapağında, bir imzanın kıvrımlarında hatırladıkça ağırlaşan bir duyguda yaşamaya devam eder. Erol Büyükburç'la geçirilen o kısa ama yoğun zaman dilimi, benim için tam olarak böyle bir hatıradır: kaydı silinmiş, ama zihinde ve kalpte kalan.

YORUM YAP