Yaklaşık bir buçuk yıldır vize sorunu yaşıyorum. Randevu bulamıyorum. Sırf randevu alabilmek için aracı kurumlara astronomik paralar ödemek zorunda kalıyorum. Daha birkaç yıl önce iki yıllık çok girişli Schengen vizem varken, bugün üç aylık çok girişli vize alabildiğime bile sevinir hâle geldim. Birçok kişiden de benzer şikayetler dinledim. Bu normal değil. Bu bir “yoğunluk” meselesi değil; bu, pasaportumuzun ve dış politikamızın geldiği noktanın somut göstergesi.
Türkiye'nin Schengen bölgesine hâlâ vizesiz seyahat hakkı elde edememiş olması artık teknik değil, siyasi bir mesele hâline gelmiştir.
AVRUPA'NIN İÇİNDE, SERBEST DOLAŞIMIN DIŞINDA
Üstelik ortada ironik bir durum vardır: Türkiye, fiilen Avrupa sisteminin içindedir — ama serbest dolaşımın dışındadır. Bu kapsamda öncelikle basit bir tabloyu ortaya koymak gerekir:
• Türkiye'nin coğrafi olarak Avrupa'da toprağı bulunmaktadır.
• Türkiye, Avrupa Birliği'ne aday statüsündedir.
• Türkiye, Avrupa Konseyi üyesidir.
• Türkiye, NATO üyesidir.
• Türkiye, Avrupa Güvenlik ve İş birliği Teşkilatı (AGİT) üyesidir.
• Türkiye, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (AİKB) üyesidir.
• Türkiye, Avrupa Yayın Birliği (AYB) üyesidir ve bu kapsamda defalarca Eurovision'a katılmıştır.
• Türk futbol kulüpleri UEFA organizasyonlarında yer almaktadır.
• Türkiye, Avrupa Patent Teşkilatı üyesidir.
• Türkiye Avrupa Posta ve Telekomünikasyon İdareleri Konferansı üyesidir.
• Türkiye, Avrupa Üniversiteler Birliğiüyesidir.
Yani Türkiye, savunmadan akademiye, finanstan spora kadar Avrupa'nın neredeyse bütün kurumsal ağlarına entegredir. Ama konu vatandaşın serbest dolaşım hakkına gelince işin rengi değişmektedir.
Avrupa Birliği'ne 1999'dan beri aday olan bir ülkenin vatandaşları, 2026 yılında hâlâ Schengen randevusu kovalamak zorundaysa ortada diplomatik bir “mağduriyet” değil, siyasi bir başarısızlık vardır.
“MÜSLÜMANIZ DİYE Mİ?”
Bu tabloyu “Avrupa bizi Müslüman olduğumuz için istemiyor” söylemiyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Kosova gibi nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler vizesiz seyahat hakkına sahiptir. Demek ki mesele kimlik değil, kriter ve yönetimdir.
KOSOVA ÖRNEĞİ DAHA ÇARPICI
Kosova, Avrupa Birliği'ne aday bile değil. Dahası, aralarında İspanya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu bazı AB üyeleri tarafından resmen tanınmıyor bile. Buna rağmen vize serbestisini aldı. Türkiye ise aday ülke olmasına rağmen alamadı.
Bu tabloyu Brüksel'in “önyargısına” bağlamak kolaydır. Ancak gerçek şu: Vize serbestisi siyasi sempatiyle değil, teknik kriterlerle verilir.
SAVAŞTA BİLE SERBEST OLANLAR VAR
Evet, savaş halindeki Ukrayna.Topraklarının bir kısmı işgal altında olan, milyonlarca insanı yerinden edilmiş bir ülke. Buna rağmen Ukrayna vatandaşları 2017'den beri Schengen bölgesine vizesiz seyahat ediyor ve bu haklarını hâlâ kullanıyor.
Savaş koşullarında bile bu hakkı koruyabilen bir ülke varken; Avrupa ile on yıllardır ekonomik entegrasyon içinde olan, Gümrük Birliği'ne sahip, aday statüsündeki Türkiye'nin hâlâ bu serbest dolaşım hakkını elde edememiş olması “dışlanma” ile açıklanamaz.
REFORM YAPILMADI, KRİTER TAMAMLANMADI
Vize serbestisi bir lütuf değildir. Teknik kriterlere bağlıdır. Avrupa Birliği'nin Türkiye için belirlediği vize serbestisi yol haritasında 72 kriter bulunmaktadır. Bunların büyük kısmı tamamlanmış olsa da bazı başlıklar yıllardır sonuçlandırılamamıştır.
Özellikle:
• Terörle mücadele mevzuatının AB standartlarıyla uyumu
• Kişisel verilerin korunması ve veri paylaşım mekanizmaları
• Yargı bağımsızlığı ve temel haklara ilişkin güvenceler
• Europol ile operasyonel iş birliği
Bu başlıklarda ilerleme sağlanamadığı için süreç teknik olarak tamamlanamamıştır.Bu kriterleri tamamlayan ülkeler serbest dolaşımı aldı. Zor muydu? Hayır. Balkan ülkeleri birkaç yıl içinde tamamladı. Moldova tamamladı. Gürcistan tamamladı. Ukrayna tamamladı. Türkiye ise yıllardır süreci tamamlayamadı. Bugün Kosova, Kuzey Makedonya ve Moldova gibi küçücük ülkelerin vatandaşları Schengen bölgesine vizesiz seyahat edebiliyor. Türkiye gibi güçlü bir devlet ise hâlâ konsolosluk kapılarında dosya hazırlıyor.Bu, Avrupa'nın kapıyı kilitlemesi değil; Ankara'nın anahtarı üretmemesi meselesidir. Bu noktada sorumluluğu Brüksel'e yüklemek kolay bir siyasi refleks olabilir. Ancak gerçekçi değildir.
BELKİ DE İSTENMİYOR
Daha rahatsız edici bir ihtimal var: Belki de bu hakkın alınması gerçekten öncelik değildir.Son yıllarda yurt dışına çıkışta alınan “yurt dışı çıkış harcı” sürekli artırıldı ve astronomik bir hale geldi. Yurt dışından getirilen telefonlara uygulanan IMEI kayıt ücretleri de yine aynı şekilde astronomik seviyelere çıkarıldı. Yurt dışından yapılan bireysel alışverişler hükümet tarafından yasaklandı. Bu politikalar serbest dolaşımı teşvik eden değil, sınırlandıran politikalardır.
Eğer bir yönetim vatandaşının dış dünyayla bağını kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyorsa; hedefin vizesiz Avrupa değil, daha kontrollü ve içine kapanık bir yönelim olduğu sorusu kaçınılmaz hâle gelir. Hedef Almanya, Hollanda, Danimarka olmak değil. Korkarım ki hedef Rusya veya Belarus olma yönünde gibi görünüyor.
Türkiye'nin yönü daha fazla entegrasyon mu, yoksa daha fazla izolasyon mu? Bugün tabloya bakıldığında, Avrupa'nın kurumsal yapılarının içinde olan; NATO'da olan, Avrupa Konseyi'nde olan, UEFA'da olan bir ülke; vatandaşını hâlâ Schengen kapılarında bekletiyorsa sorun kimlik değil, yönetim tercihleridir. Serbest dolaşım, güçlü pasaportla mümkündür. Güçlü pasaport ise güçlü hukukla, güven veren dış politikayla ve istikrarlı reform iradesiyle var edilir.
Türkiye'nin Avrupa'ya ne kadar entegre olduğu tartışma konusu değildir. Tartışma konusu olan, bu entegrasyonu vatandaşın hayatına yansıtamayan siyasi iradedir. Kısacası bana göre sorun AK Parti hükümetidir.






