Hasan Baki Çifçi

Yapay zekâ çağında orta çağ kavgaları

Dünya gürül gürül akan bir yapay zekâ çağının kapısını aralarken, biz hangi zaman diliminin kavgasını veriyoruz? İnsanlık tarihi kadar eski, bir o kadar da taze bir kural var: “Nasıl yaşıyorsan, öyle düşünürsün.”Bu, Marx'ın birebir cümlesi değildir belki bilemiyorum. Ama Marx ve Engels'in tarihsel maddi toplum anlayışını halk dilinde anlatan güçlü bir özettir diye düşünüyorum.
İnsanın düşünce dünyasını, ahlakını, hukukunu ve siyasetini yalnızca gökten inmiş soyut düşünceler değil; her şeyden önce içinde yaşadığı maddi koşullar, üretim biçimi ve üretici güçlerin gelişmişlik düzeyi belirler.
Tarihin büyük kırılmalarını bu pencereden okumadığımızda, bugün Türkiye'den Ortadoğu'ya uzanan coğrafyada yaşanan toplumsal yarılmayı, siyasal gerilimi, savaş ve kırımları giderek derinleşen çürümeyi anlamakta zorlanırız. Bu coğrafyalardaki tarihsel bilgeliğe ve güncel tekno bilim alanındaki insan potansiyelinin kaybı da eklendiğinde emperyalizmin hegemonya “dârü'l-harp” sahasında birbirlerini tüketen Müslüman halkların silah pazarının en kıymetli müşterisi olmasını görmek hiç zor değildir.
Çünkü karşımızda iki farklı çağın yarattığı, son derece asimetrik bir kıskaç bulunuyor.Bir tarafta veriyi, yapay zekâyı, algoritmaları, biyoteknolojiyi, çip teknolojisini, otomasyonu ve giderek kuantum bilgisayarlarını elinde tutan küresel sermaye var.Üretici güçler baş döndürücü bir hızla gelişiyor.
Bilgi birkaç saniyede dünyanın bir ucundan diğerine taşınıyor. Makineler öğreniyor, algoritmalar karar süreçlerine giriyor, üretimin niteliği değişiyor. İnsan emeğinin biçimi, çalışma ilişkileri ve hatta “bilgi”nin kendisi yeniden tanımlanıyor. Ama bu teknolojik sıçrama, insanlığın ortak yararına kendiliğinden dönüşmüyor.
Tam tersine, veriyi ve teknolojiyi kontrol eden dev şirketler ve devletler açısından yeni bir güç ve sermaye birikimi alanı yaratıyor. Emek, doğa ve insan davranışları daha önce hiç olmadığı kadar ölçülebilir, izlenebilir ve alınabilir, satıla bilinir hale geliyor. Üretici güçler geleceğe koşarken, üretim ilişkileri hâlâ geçmişin mülkiyet ve iktidar mantığı içinde debeleniyor.
Diğer tarafta ise bu küresel düzenin gölgesinde toplumlarını yönetmeye çalışan yerel egemenler var.Bunların önemli bir bölümü, 21. yüzyılın karmaşık toplumsal sorunlarını çözmek için modern bilime, hukuka ve akla yaslanmak yerine; yüzyıllar önce oluşmuş tarım toplumu zihniyetinin dogmalarına, itaat ve biat ilişkilerine sarılıyor.İşte trajedimiz tam burada başlıyor. Yoksa bunca cemaat, tarikat üretmeden bunca mülk ve serveti nasıl edinebiliyor?
ÜRETİM 21. YÜZYILDA, ZİHNİYET ORTA ÇAĞDA
Ama bugün dünya aynı dünya değil.
İnsan Ay'a araç gönderiyor, genetik kodu okuyabiliyor, yapay zekâ ile dil üretebiliyor, milyarlarca veriyi saniyeler içinde işleyebiliyor. Fakat bazı siyasal ve toplumsal yapılar hâlâ insanı aklından önce itaate, sorgulamadan önce biate, bilimin öncesine dogmaya çağırıyor.
21. yüzyılın üretim araçlarıyla 14. yüzyılın zihniyetini aynı toplumda yan yana tutmaya çalışıyoruz.İşte toplumsal gerileme ve eşitsiz rekabet, hatta rekabetsizlik ve bağımlılıkların önemli kaynaklarından biri burada yatıyor.Çünkü çağın üretici güçleri ile toplumun düşünsel, hukuksal ve siyasal örgütlenmesi arasındaki makas açıldıkça gerilim büyüyor.
Bilim ilerliyor, fakat eğitim geriliyor. Teknoloji gelişiyor, fakat hukuk zayıflıyor.İletişim hızlanıyor, fakat toplumun ortak gerçeklik zemini parçalanıyor.Üretim otomasyona giderken emek güvencesizleşiyor.Bilgi çoğalıyor, fakat hurafe de aynı hızla yayılıyor.Ve insanlık geleceği tartışırken biz hâlâ geçmişin mezhep, kimlik, inanç ve kutsal tarih kavgalarının içine çekiliyoruz.
SÖMÜRÜLENİN SIĞINAĞI, SÖMÜRÜNÜN ARACI
Burada başka bir çelişki ortaya çıkıyor.İnsanların yaşam koşulları ağırlaştıkça; yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, ağır yaşam koşulları, savaş ve geleceksizlik büyüdükçe insanlar çare ve güven arıyor.Bu son derece insani bir ihtiyaçtır.Fakat siyasal iktidarlar ve egemen sınıflar, bu ihtiyacı toplumsal adaletin ve gerçek çözümün yerine emek sömürüsü, doğa talanı ve haksız kâr ve hukuksuzluğu koyduğunda başka bir mekanizma ortaya çıkıyor.
İnsanın yeryüzündeki hakkını aramasının yerine gökyüzündeki ödül konuluyor. Yoksulluğun nedeni sorgulanacağı yerde yoksulluk “imtihan” diye açıklanıyor. Eşitsizliğin kaynağı tartışılacağı yerde sabır öğütleniyor. Savaşların gerçek nedenleri araştırılacağı yerde emperyal güç dengelerinden söz ediliyor.Böylece insanın değiştirebileceği dünyada bir avuç şirketin değiştirilemez işgalinin zorunluluğu gibi sunuluyor.Ve ortaya acı bir çelişki çıkıyor:Sömürünün kaynağı, sömürülenlerin tek sığınağı haline geliyor. ( Türkiye ve Ortadoğu çoğu İslam ülkelerinin savunma programlarında ABD ye mecburiyetleri gibi. ABD'nin İran'a ambargolarının Türkiye'de anında karşılık bulması gibi..)
ASIL TEHLİKE: YOK OLUŞ KÖRLÜĞÜ
Bütün bunlar olurken daha büyük bir tehlikeyi gözden kaçırıyoruz: Gezegenimizi tüketiyoruz.İşte buna ben “yok oluş körlüğü” diyorum.Toplumlar geçmişin dogmalarıyla, kimlik kavgalarıyla, egemenlerin tarih anlatılarıyla ve birbirine had bildiren siyasal tartışmalarla meşgul edilirken; ortak yaşam alanımız olan dünya sessizce değişiyor.
YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA İNSAN NE OLACAK?
Bugün tartışmamız gereken asıl soru belki de budur. Yapay zekâ üretimi dönüştürüyor. Ama bu dönüşüm kimin yararına olacak?Teknoloji insanın çalışma süresini azaltıp yaşamını özgürleştirecek mi?Yoksa birkaç şirketin servetini büyütürken milyonlarca insanı güvencesiz bırakacak mı?Veri toplumun ortak varlığı mı olacak, yoksa yeni çağın petrolü gibi birkaç küresel şirketin mülkiyetine mi girecek?Yapay zekâ eğitimde, sağlıkta, bilimde ve kamu hizmetlerinde insanlığın ortak kapasitesini mi büyütecek; yoksa yeni bir eşitsizlik ve denetim mekanizmasına mı dönüşecek?Bunlar teknolojinin kendi başına cevaplayabileceği sorular değil.
Bunlar siyasetin, hukukun, ekonominin ve sınıfsal ilişkilerin cevaplayacağı sorular. Çünkü teknoloji tarafsız bir boşlukta yaşamıyor.Onu kimin geliştirdiği, kimin mülkiyetinde olduğu, hangi amaçla kullanıldığı ve elde edilen toplumsal değerin nasıl bölüşüldüğü belirleyici.Dolayısıyla mesele yalnızca “yapay zekâ geliyor” meselesi değildir.Mesele, yapay zekâ çağında insanlığın nasıl bir toplum kuracağıdır.
GEÇMİŞİN KÖLESİ DEĞİL, DÜNYANIN EŞİT YURTTAŞLARI OLABİLMEK!
Türkiye ve Ortadoğu'nun önündeki temel sorunlardan biri tam da burada düğümleniyor. Bir yanda teknolojik olarak giderek daha fazla bağımlı hale getirilen toplumlar...Diğer yanda kendi içlerinde bilimi, özgür düşünceyi, laik hukuku, kadınların eşitliğini, emeğin haklarını ve demokratik siyaseti daraltan anlayışlar...Bir yanda küresel sermayenin dijital egemenliği...Diğer yanda geçmişin dogmaları...Çıkış yolu; bilimi, üretici güçleri, kamusal aklı ve demokratik hukuku toplumun ortak yararı doğrultusunda örgütleyebilmekten geçiyor.
Asıl soru şu: İnsanlık bu ilerlemenin öznesi mi olacak, yoksa başkalarının ürettiği geleceğin tüketicisi mi?Bu soruya vereceğimiz yanıt, yalnızca bugünkü siyasal tercihlerimizi değil, gelecek kuşaklara nasıl bir dünya bırakacağımızı da belirleyecek.Aksi halde geçmişten günümüze iki çağın arasında sıkışıp kalacağız:Bir elimizde akıllı telefon, diğer elimizde Orta Çağ'ın zinciri...Ve geleceğe bakmak yerine, geçmişin gölgesinde kendi kendimizi tüketmeye devam edeceğiz.

 

YORUM YAP