Ali Gülcü

Tülün arkasından

Eski, taş bir otelin, pas kesmiş, umutsuz, bakımsız sundurmasında oturuyor, denize açılan kapı niyetiyle bırakılmış boşluktan boğazdan geçen gemileri, karşı kıyıyı izliyorum.

Akşamüzeri, deniz sakin. Sessizlik, günün yorgunluğunun üzerine iyi geliyor. Çalışkan feribotlar hiç dinlenmeden, bir kıyıdan diğer kıyıya martılara simit atınca mutlu olan yolcuları taşıyor. Acelesi var hepsinin, varılması gereken yerler, bitirilmesi gereken işler, dönülmesi gereken evler var.

Ne kadar çabuk, o kadar iyi!

Duvar diplerinden papatyalar, gelincikler fışkırmış, bizim oralarda yok daha. Sundurmanın yanındaki mavi boyalı, iki katlı evin balkonunun altına kırlangıçlar yuva yapmış, beş tane saydım. Mor salkımlar kaplamış evin bir duvarını…

Bu evde çocuk olmanın nasıl bir şey olacağını geçiriyorum içimden.

Gece uyku tutmayınca tülün arkasından boğazdan geçen gemileri sayarken görüyorum kendimi! Sabah herkesten önce kalkıyor, denize giriyor bolca hayal kuruyorum.

Büyüyünce ne olmak istiyorum acaba?

Akşamları denize uzanan dar iskeleden olta atıyor, kovayı doldurmadan eve dönmüyoruz. Kupalar, mercanlar, menekşeler…

Mevsimlerden hep yaz! Başka yerlerde dört mevsim olduğunu duyuyoruz fakat inandırıcı gelmiyor! Olur muymuş öyle şey! Kar yağar mıymış hiç!

Otelin tüyleri kabarık, yeşil gözlü miskin kedisine, bu evde çocuk olsaydım büyümek istemezdim diyorum.

Anlıyorum der gibi eğiyor başını, teselli eder gibi ayaklarımın dibine kıvrılıp yatıyor, uyuyor sonra…

Başınıza geldi mi bilmem, yaşarken, böyle otururken, yürürken mesela, sebepsiz bir kopukluk, bir kısa devre olur. Çok kısa bir süre için oradaymış gibi hissedersiniz. Daha önce hiç aklınıza gelmemiş bir an, bir yer. Unuttuğunuzu sandığınız detaylar gizli bir el tarafından saçılır ortalığa, yıllar önce bulduğunuz deniz kabuğunu tekrar koyarsınız cebinize, güneş gözünüzü alıyordur, seyyar bir dondurmacı geçer, sahilde çok uzun süredir görmediğiniz, taburelere oturmuş iki adam bağıra çağıra tavla oynuyordur, gençtirler. Birbirine karışmış kokuları ayırt etmeye çalışırken, renklerin daha canlı olduğunu fark edersiniz…

Trafonun yanında badem ağacı erken çiçek açmıştır, tevekkel!

Hatırladığınızdan daha dar olan yolun kenarında, ne olduğunu anlamaya çalışırken, teybi açık siyah bir araba geçer, daha dün gördüğünüz arkadaşınız otuz yıl önceki haliyle, uzun saçlarıyla gülümser!

Üzerinize soğuk su dökülmüş gibi irkilerek kendinize gelirsiniz.

Mevsim başkadır, zaman başka, siz, içinde bulunduğunuz gerçeklik.

Gel de başkasına anlat bu durumu şaşkınlığı kaplar her yanınızı, kulağınıza kadim bir sır mırıldanmış gibi hissedersiniz.

Badem ağacını ve kavak ağaçlarını yolu genişletmek için kestikleri gelir aklınıza, sapsarı ekmek ayvaları da yoktur, yeşil kütür kütür erikler de.

Caminin arkasında ucu bucağı yokmuş gibi görünen gündöndü tarlası ayrı bir mahalle olmuştur.

Tam şurada küçük bir göl vardı ve tatlı su kereviti yakalardık deseniz, kim inanır?

Korkarak çıktığınız ve içinde ne var diye baktığınız su deposu duruyordur da yaşlılıktan dizleri titriyor diye yanına daha büyüğünü daha gencini dikmişlerdir. İçinde ne olduğunu bildiğiniz için tırmanmak gelmez içinizden.

“Arkadaşım şu demir çubuğa paratoner deniyormuş, yıldırımları çekiyormuş, mıknatıs gibi bir şey…”

Ceviz ağaçları çetin çıkmadıkları için rantın, paranın kirli temasıyla silinmiştir yeryüzünden, köklerinin boşluğunu havuzlu siteler doldurmuştur, hem kapalı garajlı!

Doktor veya mühendis olamasalar bile adam olmuştur sümüklü üç silahşorlar ve anneleri balkondan seslendiği zaman eve gidiyorlardır, yaşları kaç olursa olsun.

YORUM YAP