İnsanın asıl yolculuğu, doğduğu gün değil;
dünyaya gelmeden önce başladı.
Henüz beden yaratılmadan, zaman başlamadan ve dünya kurulmadan önce ruhlar, Rablerinin huzurunda ilâhî bir hitaba muhatap oldu.
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
“Belâ… Evet, Sen bizim Rabbimizsin.”
İnsanın yeryüzündeki bütün yolculuğu, o gün verdiği sözü yaşayabilme yolculuğudur.
Peki Allah, her şeyi bilen olduğu hâlde neden böyle bir soru sordu?
Dileseydi, “Ben sizin Rabbinizim.” buyururdu.
Çünkü Allah'ın sorması, bilmek için değil; kulunu kendi hakikatine şahit kılmak içindi.
Kulunu zorunlu bir kabule değil; gönüllü bir tasdike davet etti.
O gün söylenen “Belâ”, sadece bir cevap değil; kulluğun, sevginin ve teslimiyetin ilk ikrarıydı.
Belki de bu yüzden insanın kalbi, ne kadar dünyaya dalarsa dalsın,
içinde tarif edemediği bir özlem taşır.
Çünkü ruh, Rabbi'ni ilk defa bu dünyada tanımadı. O'nu zaten tanıyordu.
İnsanın bütün arayışı, aslında Allah'ı bulma arayışı değildir. Ruh, Rabbini bilir.
Asıl arayış; unuttuğu o tanışıklığı yeniden hatırlama arayışıdır.
İnsan bilmediğini arayamaz. Arayanlar o ezeli anlaşmaya sadık kalmaya çalışanlardır.
İşte ahde vefa da burada başlar.
Ahde vefa, her şeyden önce
Allah'a verilen sözü unutmamaktır.
İnsan Allah'ı inkâr ettiği için değil; çoğu zaman O'na verdiği sözü unuttuğu için gaflete düşer.
Gaflet ise kalbin o ilk hitabı duyamaz hâle gelmesidir.
Oysa o ilâhî hitap geçmişte kalmış bir ses değildir. Olmuş bitmiş bir soru değildir.
Hayatın içinde hâlâ yankılanmaktadır.
Her nimette…
Her imtihanda…
Her ezanda…
Her secdede…
Her soruda…
Her kararda…
Sanki aynı soru yeniden kalbimize sorulur:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
Ve biz, sadece dilimizle değil; kalbimizle, yönelişimizle, sabrımızla, şükrümüzle, merhametimizle, adaletimizle ve teslimiyetimizle yeniden cevap veririz:
“Belâ…” Sen benim Rabbimsin.
Her ezan okunuşunda sorar ve biz huzura durarak “Evet Sen benim Rabbimsin” deriz.
Vefa, hatırlamaktır.
Çünkü insan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir. Bu yüzden zikir, sadece dilin tekrarı değildir; insanın, unuttuğu ahdi yeniden hatırlamasıdır.
Namaz, ahde vefadır.
İhlas, ahde vefadır.
Elest bezminde verilen söze sadakat ahde vefadır.
Helale sarılmak, haramdan kaçınmak,
emaneti korumak, adaletle davranmak…
Güzel ahlak üzere olmak…
Bunların her biri, Elest'te verilen sözün dünyadaki yansımasıdır.
Vefasızlık ise yalnızca nankörlük değildir.
Vefasızlık, insanın kendisini dünyaya ait zannetmeye başlamasıdır.
Kalbini fâni olana bağlaması,
Beka yerine, geçici olanı tercih etmesidir.
İnsan neye bağlanırsa, ahdini de en çok orada unutmaya başlar.
Fakat Allah, kuluna karşı daima vefalıdır.
Rahmetiyle kulunu kuşatır,
tevbe kapısını açık tutar ve her dönüşü kabul eder. Kul uzaklaşsa da O'nun çağrısı hiç susmaz.
Ahde vefa, bu ilâhî çağrıya her gün yeniden “Lebbeyk” diyebilmektir.
Her sabah, her gün verilen sözü yeniden hatırlamak için bir fırsattır.
Her imtihan, o söze ne kadar sadık kaldığımızı gösteren bir aynadır.
Her nimet, emanet bilincimizi yoklayan bir sorudur.
Ve her secde, Elest'te verilen cevabın yeryüzündeki en güzel şahididir.
İnsanın en büyük başarısı da, verdiği sözü unutmamasıdır.
Çünkü ahde vefa, kul olmanın özüdür.
Ve insan, Rabbine verdiği sözü hatırladığı ölçüde kendini de hatırlar.
Nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve nereye döneceğini unutmaz.
Belki de kıyamet günü asıl mesele,
dünyada ne kazandığımız değil;
Elest'te verdiğimiz sözü ne kadar yaşadığımız olacaktır.
Çünkü bütün kulluk, o gün söylenen tek bir kelimenin ömür boyu süren şahitliğidir:
Bu yüzden insanın ömrü yılların geçişi değil, her gün aynı soruya yeniden verilen bir cevaptır.
Bugün kimin için yaşayacaksın?
Neye bağlanacaksın?
Kimin rızasını önceleyeceksin?
Kalbini faniye mi emanet edeceksin,
yoksa Bâkî olana mı yönelteceksin?
İnsan, verdiği her kararla aslında Elest'teki cevabını yeniden söyler.
Bazen bir secdeyle…
Bazen sabırla…
Bazen affederek…
Bazen nefsini susturup Rabbinin razı olacağı yolu seçerek…
Her tercih, o ilk “Belâ”nın dünyadaki yankısıdır.
Belki de salih amel dediğimiz her güzellik, Elest'te verilen sözün yeryüzünde görünür hâle gelmesidir.
Ve belki de ihsan makamı, insanın her an Rabbinin huzurunda olduğunu unutmadan yaşayabilmesidir.
O hâlde insanın en büyük amacı; daha çok kazanmak, daha çok bilmek ya da daha uzun yaşamak değil…
Verdiği sözü son nefesine kadar unutmamak olmalıdır.
Çünkü dünya bitecek…
Beden toprağa dönecek…
Perdeler kalkacak…
Ve kul, ilk defa duyduğu değil; ezelden beri bildiği o Rahmânî hitabın huzurunda yeniden duracaktır.
Ne mutlu, o gün verdiği sözde durup yaşayanlara…
Ne mutlu, dünyayı ahdine sadakatle geçip Rabbine vefayla dönenlere…
Evet Rabbim…
Dün de Sen benim Rabbimdin…
Bugün de Sen benim Rabbimsin…
Yarın da Sen benim Rabbim olacaksın…
Beni, Elest'te Sana verdiğim sözü dünyada da sadakatle yaşayan, her nefesinde ahdini hatırlayan, kalbini yalnız Sana bağlayan, huzuruna yüzü ak çıkan kullarından eyle. Amin.

YORUM YAP