Hepimiz kendimize rahmet istiyoruz. Sevilmek, anlaşılmak, affedilmek, değer görmek, desteklenmek istiyoruz. Hata yaptığımızda anlayış bekliyor, düştüğümüzde elimizden tutulmasını arzuluyoruz. Rabbimizin rahmetinin üzerimizden eksilmemesini diliyoruz.
Peki ya sıra başkasına geldiğinde?
Kendimiz için istediğimiz rahmeti, aynı içtenlikle başkası için de isteyebiliyor muyuz?
İşte insanın en büyük imtihanlarından biri burada başlıyor. Kendimize rahmet isterken, başkasına aynı rahmeti çok görebiliyoruz.
Koşulsuz sevilmek istiyoruz; ama en yakınlarımızı bile kimi zaman başarılarına, makamlarına, bize olan sevgilerine ya da bize sağladıkları faydaya göre seviyoruz.
Destek bekliyoruz; ama bir başkasına omuz vermemiz gerektiğinde geri durabiliyoruz.
Görülmek, önemsenmek ve takdir edilmek istiyoruz; fakat yanı başımızdakinin başarısını alkışlayacak gönül genişliğini her zaman gösteremiyoruz.
Dinlenilmek istiyoruz; ama dinlemekten çok konuşuyor, anlamaktan çok anlatıyoruz.
Bize güvenilmesini bekliyoruz; ama güven inşa edecek doğruluğu, sadakati ve vefayı her zaman gösteremiyoruz.
Saygı görmek istiyoruz; ama farklı düşünenlere aynı saygıyı göstermekte zorlanıyoruz.
İyilik görmek istiyoruz; ama iyilik yaparken bile çoğu zaman bir karşılık bekliyoruz.
Sabır görmek istiyoruz; ama başkalarının imtihanı karşısında sabrımız çabucak tükeniyor sabır gösteremiyoruz.
Önümüzde kapılar açılsın istiyoruz; ama başkalarının önüne açılan kapılar karşısında aynı içtenlikle sevinemiyoruz.
Dualarımızın kabul olmasını diliyoruz; fakat bir başkasının duası kabul olduğunda aynı samimiyetle “Elhamdülillah.” diyemiyoruz.
Hata yaptığımızda anlayış ve bağışlanma bekliyoruz; ama bir başkası hata yaptığında çoğu zaman merhameti değil, hükmü kuşanıyoruz.
Affedilmek istiyoruz; fakat affetmenin sorumluluğunu üstlenmekte zorlanıyoruz. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor:“Affetsinler ve hoşgörülü davransınlar. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” (Nûr, 24/22)
Affedilmeyi uman bir kalp, affı başkalarından esirgememelidir. Çünkü affetmek, yapılan yanlışı onaylamak değil; kalbi öfkenin, kinin ve intikamın esaretinden kurtarmaktır.
Belki de en büyük imtihanımız budur. Kendimiz için rahmet istiyor; ama başkası söz konusu olduğunda aynı rahmeti göstermekte zorlanıyoruz. Kendimiz için adalet bekliyor; ama adaleti başkasına ağır buluyoruz. Kendimiz için şefkat arıyor; ama şefkati ölçerek dağıtıyoruz.
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz, kendisi için sevdiğini din kardeşi için de sevmedikçe tam anlamıyla iman etmiş olmaz.”
Bu hadis bize yalnızca güzel ahlâkı değil, imanın olgunluğunu da öğretiyor. Kendimiz için istediğimiz hayrı, rahmeti, affı ve merhameti başkası için de isteyebildiğimiz ölçüde imanımız hayatımıza yansıyor.
Çünkü gerçek imtihan, rahmeti yalnızca kendimiz için istemek değil; onu başkası için de gönülden isteyebilmektir. Kendimize istediğimiz rahmeti başkasına da dileyebildiğimiz gün, yalnızca ahlâkımız değil, imanımız da olgunlaşmaya başlayacak.
Bir niyet; Kendim için istediğim rahmeti, affı, sevgiyi, anlayışı, bereketi ve iyiliği; hiçbir ayrım yapmadan başkaları için de gönülden isteyebilmeye niyet ediyorum.






