Uğur Bakıcı

Parti değiştirme ahlakı

Parti değiştirmek hukuken mümkündür. Anayasa ve yasalar buna engel değildir. Fakat, her hukuki olan, ahlaki midir? İşte bence esas soru tam da burada başlıyor.
Malumunuz sandıktan çıkan sonuç sadece bir kişinin değil, bir iradenin sonucudur. Seçmen, oy pusulasına mührü basarken yalnızca bir isim üzerine basmaz mührünü; kendi dünya görüşünü, politik hattı, bir vaadi ve bir güven ilişkisini de işaretler. O sandığa atılan her bir oy; bir komşunun ricası, bir gencin umudu, bir esnafın güvenidir.
Bu nedenle seçimden sonra parti değiştirmek, yalnızca bireysel bir siyasi tercih değil; aynı zamanda toplumsal bir ahlak meselesidir.
Temsil Yetkisi Kime Aittir?
Bir milletvekili ya da yerel yönetici seçildiğinde aldığı yetki, yalnızca kendi şahsına ait değildir hiç şüphesiz. Bu yetki, onu seçen seçmenin ortak iradesidir. Seçmen, sadece kişiye değil; kişiyi temsil eden politik kimliğe de oy verir. Bu yüzden parti değişimi, teknik olarak bir “transfer” değil, fiilen bir temsiliyet dönüşümüdür.
Bu noktada dünyadaki uygulamalar bize önemli derecede ahlaki örnekler sunuyor. Avrupa'ya baktığımızda örneğin Avrupa kıtasında bir siyasetçinin baskı gördüğü için rakip partiye geçmesi, seçmen nezdinde "teslimiyet" ve "ilkesizlik" olarak görülür ve o siyasetçinin kariyeri genellikle o an biter.
İNGİLTERE
İngiltere siyasetinde örneğin parti değiştiren milletvekilleri istifa edip seçildikleri bölgede yeniden seçime gidiyorlar. En güncel örnek ise 2014-2015 döneminden.
O dönem Muhafazakâr Parti'den İngiltere Parlamentosuna vekil olarak seçilen Douglas Carswell ve Mark Reckless bir süre sonra partilerinin AB politikalarını yetersiz bularak partisinden istifa ettiler. Başka bir partiye geçtiler (UKIP). Her iki isim partisinden istifa etmekle kalmayıp aynı zamanda milletvekilliğinden de istifa etti."Bizi bu koltuğa Muhafazakâr Parti seçmeni oturttu, artık o partide değilsem bu koltukta oturmaya hakkım yok" diyerek seçildikleri bölgede ara seçime gidilmesini istediler. Gittiler ve kendi seçim bölgelerinde yeniden aday oldular. Halkın karşısına çıkıp "Ben artık bu partideyim, beni onaylıyor musunuz?" diye sordular. Carswell ve Reckless, bu dürüstlükleri sayesinde seçmenden yeniden yetki alarak parlamentoya döndüler. Üstelik bu dürüstlükleriyle oylarını ciddi oranda artırarak gövde gösterisi de yapmış oldular. Üstelik ara seçim İngiltere'de, hukuki bir zorunluluk değil ahlaki bir standarttır. Bu ahlaki standart ise, günümüzde İngiltere siyasetinde bir gelenek olarak yaşamaya devam ediyor.İngiltere'de sistem, siyasetçiyi istifaya hukuken zorlamaz ama ahlaken köşeye sıkıştırır.


ÜLKEMİZDE DURUM
Ülkemizdeyse koltuğu temsil ettiğini düşünen bazı siyasetçiler koltuklarını kaybetmemek için parti değiştirir oldular. Oysa asıl mesele seçmeni temsil edebilmekte. "Hizmet için geçtim" savunmasıyla koltuğu tercih edenler için parti değiştirmek gayet doğal. Öte yandan seçmeni tercih edenler içinse parti değiştirmek ahlaki bir meseledir.
Tam da bu noktada unutulmaması gereken şeyse seçmen iradesi, taşınabilir bir eşya değildir. Devredilemez. Transfer edilemez. Pazarlık konusu yapılamaz!
Peki bu geçişler önlenemez mi?
Bu geçişleri tamamen durdurmak, siyasetin doğası ve Türkiye'deki sistem gereği oldukça zor. Ancak siyasi parti liderleri, bu süreci "durdurmaktan" ziyade "ayrışanları itibarsızlaştırma" ve "kalanları kenetleme" stratejisiyle yönetmeye çalışıyorlar.
SİYASETİN GÖRÜNMEZ ELLERİ
Liderlerin bu geçişlere karşı duramamasının veya engelleyememesinin arkasındaki dinamiklerse kamuoyunda sıkça dile getirilen iddialara göre, bekleyen dosyaların veya hukuki süreçlerin birer 'siyaseten ikna' aracına dönüştürülmesi, bu geçişlerin arkasındaki en temel motivasyonlardan biri olarak görülüyor. Bu ise siyaset felsefesi ve kamu ahlakı açısından kendi içinde ciddi bir çelişki. Yaşayan bir tanık, hapsedilmiş bir suçludan daha kullanışlıdır diye düşünülüyordur. En nihayetinde partiye dahil edilen kişi sessizleşir, kontrol altına alınır ve karşı tarafın çözülmesini sağlar. Rakip kale içeriden fethedilmiş oluyor yani. Dosyası olan siyasetçiler de hapiste yatmaktansa dışarıda olmayı tercih ediyorlar. Bu dosyaların veya skandalların ortaya çıkış biçimi ise, siyasetin "iç rekabeti" ile "dış saldırı" mekanizmalarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreçtir. Genelde seçim zamanları ki buna kurultay seçimleri dahil parti içi tasfiyeler veya gruplar arası savaşlardan sonra yaşanıyor. Parti içi rekabetin ve gruplar arası çatışmaların ürettiği bilgi ve belgeler, kimi zaman rakipler tarafından stratejik bir koz olarak kullanılabiliyor.
BÜTÇE İMTİHANI
Diğer taraftan yerel yönetimlerin seçmenleri için vermiş olduğu hizmetleri yerine getirebilmesi için gereken bütçe; İller Bankası'ndan gelen payları, bakanlık onayları ve borçlanma yetkileri büyük ölçüde merkezi hükümetin elinde. Yerel yönetimlerin merkezi bütçeye olan yapısal bağımlılığı, belediyeleri hizmet üretemez hale gelme endişesine sevk ediyor. Bu durum, ideolojik sadakatin yerini ekonomik sürdürülebilirliğe bırakmasına neden olabiliyor. Dolayısıyla bu ekonomik sürdürülebilirlikten kaynaklı özellikle küçük veya orta ölçekli belediyeler "hizmet üretemez hale gelme" korkusu yaşadığı anda, destek alamadıklarında geçiş yapmayı tercih ediyor. Seçime girerek kazandığı partilerinin ideolojik telkinleri bu ekonomik baskıyı durdurmaya yetmiyor. Öte yandan Avrupa'da belediyelerin gelirlerinin büyük kısmı kanunla garanti altına alınıyor. Böylece merkezi hükümetin musluğu tamamen kısmasının da önüne geçilmiş oluyor.
İTHAL ADAY
Diğer bir nedense özellikle yerel seçim öncesi aday belirleme sürecinde kendi partisinin öz evlatlarını aday göstermeyip başka partilerle anlaşma yoluna giderek o partinin adayı üzerinden seçimi kazanma stratejisinden kaynaklanıyor. Ayrıca, bir il/ilçede çok tanınan bir ismin, hiç tanımadığı bir küçük şehre "başarı getirsin" diye gönderilmesi stratejisi de istifaları kolaylaştırıyor. Üstelik yerel teşkilatı küstürmekle kalmayıp "biz yıllardır bu partiye emek veriyoruz, dışarıdan birini tepemize indirdiler" diyen yerel siyasetçiler, seçim sonrası ilk fırsatta başka partilere geçerek intikam duygusuyla hareket edebiliyorlar. Aidiyet duyguları ortadan kalmış oluyor çünkü.
Bu stratejiyle kısa vadede yerel ve genel seçimlerde başarılı olunabiliyor fakat bu ithal isimlerin "sadakati" partiye değil, kendi siyasi güçlerine ve hizmet imkanlarına dayalı olduğu için orta ve uzun vadede ağır bir fatura ödenmesi kaçınılmaz oluyor. Ki bugün yaşanan transfer dalgası, bu stratejinin yan etkisidir.
SİLİVRİ'DE DURUM
İlçemizdeyse bu tür irade devir teslimlerine uzun zamandır geçit verilmiyor. Silivri seçmeni ve siyasetçisi, sandıktan çıkan iradenin bir 'eşya' gibi taşınamayacağını, pazarlık konusu yapılamayacağını gayet iyi biliyor çünkü. Makamların gelip geçici, seçmen iradesinin ise kutsal olduğu bilincinin tüm yerel siyasetçilerimizin dilinde ve kalbinde olduğunu görmek güzel. Dilerim ki Silivri'deki yerel siyasetçilerimizin bu ilkeli ve ahlaki duruşu tüm Türkiye'ye örnek olur. Siyasetin sadece 'hukuki' olanın peşinde değil, aynı zamanda 'ahlaki' olanın ışığında yapıldığı; sandığın onurunun her şeyin üzerinde tutulduğu bir gelecek hepimizin hakkı olduğunu düşünüyorum. Silivri'nin bu demokratik olgunluğunu koruması ve yarınlara bir miras olarak taşıması dileğiyle!

 

YORUM YAP