Gözleri görmeyen çocuğun elinde boş meşrubat şişesi. Şişenin içinde aşağıdan yukarıya daralan yokuşundan vızlayarak çıkmaya çalışan bir arı. Beyzi ağzında yarım tur attıktan sonra kanat vurup gidiyor. Kıvamı çiçek ve bal tadında başlayan Sükut filmi düşümüzde de sonuna kadar aynı lezzeti sürdürüyor. Öyle olunca da onlarca güzel cümleyi getirip koyuyor önümüze elbette.Bu emeğin ve sufi zerafetin hakkını vermek kaçınılmaz hale geldi. Yazmalıyım düşündüklerimi o halde. Dilerim aynı tadı eksiltmeden sizlere ulaştırabilirim kıymetli okurlar..
“Allahım bu arı başına bir şey gelmeden, yolda kaybolmadan evine ulaşsın.” diye dua ediyor ardından kör çocuk. Hiç bir şeyi umursamaz hale gelen insanoğluna keskin ve kesif eleştirisini ta en başta yüreklere baskın vererek yapıyor Malkhmalbaf. Görsel ve işitsel baskın veriyor, meydan okuyor dünyaya! Harika..sevince kesiyor, kabarıyor içim.
Düşüncem o ki: yapımın içerisine “insan ve diğerleri.. güçlüler ile üstünler” biçiminde günümüzde yerleşik hale gelmiş ayrımın, aslında başedilmesi gereken önemli bir sorun olarak satır aralarında anıştırılması çalışmaya şükran duymama sebep oldu gerçekten. Sorunu bilerek üstüne gitmek cesur insanların işidir. Soylu ruhlar sevmek sözcüğünün en üst perdeden,en gerçek biçimiyle yaşamda ses bulmasını isterler. Hala samimiyetinde samimi olan dağ gibi insanların varlığını izlemek ve hissetmek ne güzel Yüce Tanrım.. Tabii zatımı en baştan itibaren çepeçevre kilitleyen izletiyi bırakıp da ince bir kuruyemiş tabağı, birkaç bardak çay koyma fikri araya kadar uzuyor.
Doğayla iç içe giren seslere ve müziğe tutkuyla bağlı Hurşit, görmediği için dünyayı sırf gözleriyle gören herkesten daha farklı yorumlamaktadır. Yaşadığı zorluklardan öğrenmiştir ki, kavramak ve değerlendirmek işi gözlerini kapayınca daha doğru olmaktadır. Tabii bu hal çok yorucudur da. İşittiği her titreşimin öyküsüne ve güzelliğine varmak ister istisnasız. Algılar sezgilerini, sezgiler bendesini, bendesi kıvanarak sevgisini büyütür. Muhteşem duyumlarını bilincine gergef gibi işleyen çocuğu hayranlıkla takip ediyoruz son ana kadar. Görüngülerle paralel olarak, bir çok insanın yaşarken kıymetinin bilinemediği ve körelip gittiği duygusu unufak ediyor zihnimi!
Küçük çocuk aynı iş yerinde birlikte çalıştıkları Nadire ile telli çalgıların akordunu yaparak ailesine katkı sağlamaktadır. İki kişilik bir ailedirler. Evde sadece annesi, birkaç kıymetsiz eşya ve ağır yoksullukları yaşamaktadır! Çalıştığı büyükçe atölyede en son iş olan ses uyumunu o kontrol eder. İmal edilen Rubab'lar bitkide, arkadaşı Nadire'nin dans ederek enstrumanın ritm aralığını ölçmesi, Hurşidin ise doğru akort etmesiyle tamamlanıp satışa hazır hale gelir.
Ne ilginç değil mi? Ayar, uyum ve ritmik olarak yüzlerce telli çalgıyı saatlerce iki küçük çocuk iyi hale getiriyor. Hem de hiç eğitimini görmeden böyle özenli bir işi becerebiliyorlar.
Benzer kıvamda anmaya lüzum gördüğüm pek çok mesaj kaydı oluştu kafamda ama merak duygunuzu sönümlendirmemek adına yazıma dahil etmeyeceğim.
İzletinin merkezine konan çocuk işçi Hurşit, çalışmaya gidip gelirken çevresinde duyduğu her güzel sesin ve yerel sanatçıların peşine takılıp kaybolur! Benze-rine izlediğim gösterimler arasında hiç rastlamadığım bir film konusu. İlginç dediğim detaylarından en önemlisi de bu mesala.. sabrınıza güvenerek devam ediyorum sevgili okurlar:
Hurşit'in otobüste, pazaryerinde, sokaklarda işittiği güzel melodilerin büyüsüyle kendini yitirmesi her seferinde işe geç gitmesine sebep olmaktadır. Hal böyle olunca ihtiyar atölye sahibinin gösterdiği sabır da tükenme sınırına gelip dayanmıştır. Çare olarak Hurşidin kulaklarını pamukla tıkayan arkadaşı, çıkarmadan işe gidip gelmesini tembihlesede nafiledir! Bir düşünsenize! hayatının anlamını kulağında titreyen her şeye göre biçimlendiren çocuğun duymasını istememek ne korkunç! Ama onun işinden olacağını farkeden arkadaşının vefalı kalbiyle bulduğu çözüm ancak bu kadardır işte. Çünkü Hurşit müziğe kimsenin kendisini anlamadığı kadar; seslere kimsenin farkına varmadığı ölçüde aşıktır! Duyarından gelen ve gövdesinin duvarında yankılanan ezgilerin rezonansıyla sarsılır küçücük bedeni. Dünyayı görerek değerlendiren çoğunluk, duyduklarıyla gönlünü bereketlendiren çocuğu anlamaktan yoksundur yazık ki!
Filmde Tacikistan'ın ağır ekonomik problemlerini,dinci zorbalığın nobranlığını aleni sergiliyor yönetmen. Ve bunu oluk oluk kanayan yara gibi cümlelerle izleyicisine geçirmek istemiş Makhmalbaf. Yapımda huzuru da huzursuzluğu da en uç formlarıyla vermekten kaçınmamış. Mesela bir yerinde korkulu bir sesle Nadire “Hurşid, bu taraftan gidelim, başı açık kadınları azarlayan bir adam bekliyor diğer yanda” diye onu uyarıyor. Nelerle uğraştı insanlar yıllarca! Önce birbirine karşı zıt düşünceler çoğalttılar aralarında. Sonra büyüttükleri aykırılıkları, sayıca çok olanların lehine olmak üzere hakim kıldılar. Ve bu zorbalıkla ikiyüzlülüğü de demokrasi diye adlandırmaya utanmadılar! Günümüzde yoksulluk deyince sadece Afrika'yı, köktenci terör deyince ise yanlız Işid ve benzerlerini anlamıyoruz. Darıdünyanın yarısından fazlası yoksul artık! Bu yoksul ülkelerin çoğunda ise etnik, dinsel ayrılığa dayalı terör bütün hızıyla sürmektedir! En hafif söyleyişle “İnsan” denen gelişmiş canlının aklına ve vicdanına galebe çalmak değilse nedir bütün bu olanlar! Kıyamet kızılını gösteripte izleyicisini uyaran yapımın bu yönüylede özel bir teşekkürü hak ettiğini söylemeliyim.
Ürkek, kaygılı, kahırlı konuşmalar.! Bu konuşmalar hiç duyulmasa dahi görüntüye verilen ruhla onları taşıyacağına inandığım sahneler.! Ne abartılmış hamaset, ne umudu yiyip bitirmiş kıyamet serdedilmiş. İşte bu duygu filmin sahiciliğini sahipsiz bırakmamam için çok önemli bir nedendi. Şu anda kalem elimde yazıyor,film üzerine kafa yoruyorsam çok özenildiğini farkettiğimdendir anlaşılacağı üzere. Sahneleri onlarca kez yapılıp bozulmuş sanki. Duygusu,düşüncesi defaatle tekrarlanmış anlam somutlansın diye. Sanki yazımı, bile isteye aylarca sürdürülmüş de tesiri aranmış alemdeki vurdumduymazlığın tersine!
Ona sebep etkilendiğim anları bir bir yazdım hafızama. Baksanıza böyle olunca nereye kadar uzayan bir analiz çıktı ortaya. Ama ben biraz daha devam etmek niyetindeyim bilesiniz. Sıkılan okumayı kesip filmin başına oturabilir pek tabii.
Bir de Nadire'nin işyerinde çalışanlara su almak için sık sık gittiği çaydaki çekimler var mesela. Kadınlığın inceliklerini hissedenlerin yaptıkları gibi tırnaklarına yaprakları koparıp yapıştırır küçük kız. Tırnak boyası niyetine. Aynasını yere düşürüp kırınca ikiye bölünen aynayın bir parçasında Hurşit diğerinde Nadire'nin yüzleri izlenir kısacık bir süre. Ama müthiştir bu görüntü, müthiş! Çocukların kalplerindeki tertemiz arkadaşlığın masum, sözsüz ve en dolaysız verilmesi güzelliğidir o. Peşinden Hurşit sadece küloduyla kalana kadar soyunup, çayın kenarındaki kurumuş yapraklarla boğazına kadar gömülü yatar toprağın üzerine. Bu halde tabiatın seslenişini duyan bir çocuk hayal edin şimdi.. Arıların, böceklerin, alıcı kuşların, keçilerin, koyunların, kedilerin, kelebeklerin, sineklerin, kurumuş otların, iç içe girmiş sesleri! Yaprak savruntularını, incecik su sesini, avını ağının üzerinde çevik adımlarla dalamaya giden örümceğin telaşını aklınıza getirin birde! Bütün bunlar yalnızca gönlüyle duyanların dahil oldukları tabiatın eşsiz ayinidir inanın.
Zaten sözün gelip dayandığı yer tamda burası olmalıydı.. Hurşid'in kalbinden, çoğunluğun göremediği için unuttuğu, duyamadığı için kuruttuğu özünü ayna tutarak göstermek. Milyonlarca ölü ruhun, yaşıyor sanılan bedenlerinde gömülü olduğunu betimlemek uğraşı!
Mezarlığa dönmüş bedenler, ölüp de içine gömülmüş ruhlar!
Hep söylediğim bir şey varsa o da şudur:
Bütün bunları yapan insanoğluysa, düzeltecek de bizatihi kendisidir. Artık cihanı tüketecek boyuta ulaşan örgütlü kötülüğü savunanları, umudu iyiliği örgütleyerek ömrümüzden çıkarmanın bilincini oluşturmak gerek değil mi?
Lütfen izleyin derim Sükut filmini. Beethoven'nin 5.senfonisi telli çalgılar ile bildiğimiz küçüklü büyüklü yemek kazanları fisileyen rüzgâr, ağaçlar ve atların ritmi ile nasıl dile gelir diye merak ederseniz, gözlerinizi yumun ve dinleyin! Tacikistanlı kadınların onca kahrı nasıl yendiğini; bir büyü gibi dünyanın en güzel renklerini giysi haline getirip ahraz kalınmış utançları nasıl yeryüzünden sildiğini izleyin mutlaka.
İyi haftalar diliyorum.

YORUM YAP