Ali Gülcü

Nasip

Çok iyi bir film gelmiştir kasabaya, gişenin önünde kuyruk vardır, sıraya girersiniz. Son bileti sizden öncekiler alır.

Kırk yılın başında kutlamaya değer bir şey olur, en sevdiğiniz balık lokantasına gidersiniz çat kapı. Garson sizi görünce gülümser, “gündüzden arasaydın ya be ağabey, tüm masalar dolu bu akşam.”

Hafta sonu iki gün tatil yapmaya niyetlenirsiniz otellerde yer yoktur.

Bir ay önceden yer ayırtıp otelin deniz gören odasına yerleşir çabucacık yatarsınız. Tatil olmasına rağmen sabah yedide fırlarsınız yataktan, şort, parmak arası terlikler…Odanın perdesini bir çekersiniz, gökyüzü kapkara, bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. Öğleden sonra hava açar diye geçirirsiniz içinizden, umutla beklersiniz, yağmur hızlanır.

Ertesi gün de dinmez.

Gideceğiniz günün sabahı ortalık günlük güneşlik.

İş görüşmenizin olduğu sabah uyuya kalırsınız.

Ağlamakla gülmek arası bir şeyler. Nasip.

En pahalı kamışı, en pahalı makinayı alırsınız, balık çantanız kılığınız kıyafetiniz ona göre. Canlı kurtlarınız vardır, bir hafta önceden ayırtmışsınızdır. Oltaları suya atar, portatif sandalyeye kurulur, beklemeye başlarsınız…

Beklersiniz, beklersiniz, yemleri yengeçler yer, değiştirir, oltaları tekrar atarsınız. Gözleriniz kamışlardayken saatler geçer. Saat gece yarısını geçer beklerken, içiniz geçer, tek balık vurmaz.

Uyursunuz, rüyanızda iki oltaya birden balık vuruyordur, fırlarsınız.

Rüya ile gerçek arasında bir yerde çekersiniz oltaları, boş!

Ateş sönmesin diye iki odun atarsınız. Bacaklarınız uyuşmuştur, yürürsünüz biraz, sahilde ne kadar köpek varsa etrafınıza toplanır.

Sabah ezanı okunur, gün doğmak üzereyken bir Murat 124 yanaşır, yeşil.

Farlar kapanır, uzun boylu, gözlüklü, zayıf biri iner.

“Sabah ola, rasgelsin.”

Konuşmak gelmiyordur içinizden de ne yapacaksınız?

Günaydın.

“Var mı balık?”

Sorunun cevabını beklemeden kovaya bakar.

“Sabahladın mı ağabey?”

Dün geldim, tek vuruş yok.

“Tam yerindesin ama… Yem ne?”

Boru kurdu.

“ Sülünes vardı bende de, buzdolabına koydum, kokunca hatun atmış!”

Bende yem var.

Bir koşu arabaya koşar, arabanın bagajını zorla açar

Eski, dandik bir makine, küflü kamış, paslı iğneler.

Sizin kurtlardan takıyor, kuma oturup beklemeye başlıyor.

Laflıyorsunuz beklerken, küçük bir lokantası varmış, buralıymış, iki kere batmış…

Balık vuruyor.

Size değil, çorbacıya.

Ne misina kopuyor ne kamış kırılıyor.

İğneler paslı diye balık tetanostan ölecek değil ya.

Uzun boylu, gözlüklü alıyor levreği, ben diyeyim iki kilo, siz deyin üç.

Rasgelsin diyor giderken…Nasip!

Sahilde köpeklerle kalıyorsunuz.

Nasip ve hak etmek kavramları çatışıyor orada.

Mantığın süzgecinden geçirip anlamanız lazım yaşadığınızı.

Sonra da başınıza gelenlere bir kulp bulmanız lazım ki, tekrar balığa gelebilesiniz, felsefe dedikleri biraz da bu durum sanki.

İki kere batmış, alın teri ile para kazanan iyi birini sevindirdiğiniz için mutlu da olabilirsiniz, adalet bunun neresinde diye küse de bilirsiniz.

Mümkün olsaydı da levreğe sorabilseydiniz keşke.

Neden onu seçtin?

Lodos havada su bulanıkken kıyılıyor levrek, ilk gördüğü yeme dalıyor.

“Balık hafızam var, çabuk unutuyorum!”

Yalvar yakar bisiklet aldırırsınız evdekilere, sahili, kasabanın sokaklarını defalarca turlar, yorulunca bakkaldan su almak için kavak ağacına dayarsınız bisikletinizi.

Döndüğünüzde yok!

Nasip…

YORUM YAP