Uzm. Tarihçi Ahmet Can Uysal

6 Ekim’e Giden Yol: İşgalden Kurtuluşa İstanbul

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması'nın ardından İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarının çeşitli bölgelerinde askerî faaliyetlerini artırmaya başladılar. İstanbul ise 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri donanmasının şehre gelmesiyle fiilen işgal altına girdi. O gün İstanbul Limanı'na giren savaş gemileri, şehrin tarihindeki en ağır dönemlerden birinin başlangıcını oluşturdu. Fakat 13 Kasım 1918 ile 16 Mart 1920 arasında önemli bir fark vardı. İlk tarih, İstanbul'un fiilî işgalinin başlangıcıydı; 16 Mart 1920 ise işgalin resmî ve doğrudan bir nitelik kazandığı tarih oldu. İstanbul'da Millî Mücadele düşüncesinin güçlenmesi ve özellikle 12 Ocak 1920'de yeniden açılan Meclis-i Mebusanın 28 Ocak'ta Misak-ı Millî kararlarını kabul etmesi, İtilaf Devletlerinin İstanbul üzerindeki baskısını artırdı. Meclis-i Mebusan'ın millî sınırlar ve bağımsızlık esaslarını benimsemesi, İstanbul'daki siyasal gelişmelerin Anadolu'daki Millî Mücadele ile daha da yakınlaşmasına yol açtı.
Bu gelişmelerin ardından 16 Mart 1920 sabahı İstanbul yeni ve daha sert bir işgal dönemine girdi. İngiliz kuvvetleri başta olmak üzere İtilaf birlikleri önemli devlet kurumlarını ve ulaşım-haberleşme merkezlerini kontrol altına aldı. Meclis-i Mebusan basıldı; bazı milletvekilleri tutuklandı ve daha sonra Malta'ya sürgün edilenler oldu. Telgraf merkezlerinin denetim altına alınmasıyla İstanbul ile Anadolu arasındaki haberleşme de büyük ölçüde kesildi. İşgal sırasında Şehzadebaşı'ndaki Mızıka Karakolu'na yapılan baskında silahsız askerlerin öldürülmesi, İstanbul'daki işgalin acı ve sert niteliğini gösteren olaylardan biri oldu. Şehirde sıkıyönetim uygulanırken kamu kurumları yabancı kuvvetlerin denetimine girdi. İstanbul'da yaşanan bu gelişmeler Anadolu'daki Millî Mücadele'nin yönünü de doğrudan etkiledi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'un işgalinin ardından millet iradesini temsil edecek yeni bir meclisin Ankara'da toplanması için harekete geçti. 19 Mart 1920'de yayımlanan genelge ile Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanması için seçim yapılması istendi. Bundan kısa süre sonra, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da açıldı. Böylece İstanbul'un işgali, Millî Mücadele'nin siyasî merkezinin Ankara'ya taşınmasını hızlandıran en önemli gelişmelerden biri oldu.
İstanbul'un işgali, şehrin günlük hayatını da derinden etkiledi. İşgal kuvvetlerinin askerî varlığı, devlet kurumlarının denetimi, sansür ve güvenlik uygulamaları İstanbul halkının yaşamını değiştirdi. Bir tarafta işgal kuvvetlerinin kontrolündeki başkent, diğer tarafta Anadolu'da örgütlenen Millî Mücadele vardı. Bu dönem İstanbul için büyük bir siyasî belirsizlik dönemiydi. Osmanlı hükümeti işgal güçlerinin baskısı altında hareket ederken, Anadolu'daki TBMM hükümeti bağımsızlık mücadelesini sürdürüyordu. İstanbul ile Ankara arasındaki siyasî ayrışma giderek belirginleşti. Ancak İstanbul'un işgali, şehrin Millî Mücadele'den tamamen kopması anlamına gelmedi. İstanbul'da Anadolu hareketini destekleyen çeşitli gizli teşkilatlanmalar ve faaliyetler ortaya çıktı. İnsanlar, haberleşme ağları, silah ve cephane sevkiyatı ve Anadolu'ya insan ulaştırılması gibi faaliyetlerle Millî Mücadele'ye farklı biçimlerde katkıda bulundular.


Dolayısıyla İstanbul, işgal altında olmasına rağmen Millî Mücadele'nin dışında kalmış bir şehir değildi. Aksine, işgalin ağırlığı altında Anadolu'daki mücadelenin önemli merkezlerinden biri olmaya devam etti. İşgal süreci devam ederken Çatalca'da Cafer Tayyar Bey komutasında kurulan milis güçler bölgedeki Rum çetelerine karşı mukavemet halindeydi. Bu amaçla kurulan ‘Trakya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti' Edirne'de kongreler düzenliyor, basın faaliyetleriyle bölgedeki Yunan mezalimini kamuoyuna duyuruyordu. Silivri'nin Sinekli Köyü, İstanbul'un hudut müfettişliği konumundaydı ve yaşanan her türlü hukuksuzluğun İstanbul'a telgrafla duyurulduğu merkezlerdendi. Ayrıca Doğu Trakya bölgesine hem Yunanistan'dan hem de Anadolu'nun iç bölgelerinden Rumlar getirilerek bölgedeki Rum nüfusun sayısı ve Türklere oranı arttırılmaya çalışılmaktaydı. Doğu Trakya'da Türkler korkutulmak isteniyor; camilerdeki müezzinler taşlanmakta, bunları haber yapan gazete ve mektuplar sansürlenmekteydi. Bölgede yaşayan Müslüman ahalinin hayvanları ve malları gasp ediliyordu.
Mustafa Kemal Paşa Ankara'da Trakya'daki gelişmeleri yakından takip ediyor ve bölgedeki Rum çetelerine ve Yunan taburlarına karşı Trakya'da milis kuvvetlerin oluşturulması gerektiğine inanıyordu. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadelenin başından beri bu düşüncedeydi. 14 Aralık 1920'de Trakya Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne yazdığı bir mektupta “Trakya davası, Anadolu davası ile ikizdir. Türk milletinin fedakârlığı ve metaneti sayesinde, her iki dava da kurtarılacaktır” diyerek, Trakyalılardan kurtuluş gününe kadar birlik ve beraberlik içerisinde hareket etmelerini istiyordu. İstanbul'un işgali sırasında Anadolu'da yürütülen Millî Mücadele giderek güçleniyordu. TBMM'nin açılmasıyla birlikte mücadele yalnızca askerî değil, siyasî bir niteliğe de kavuştu. Düzenli ordunun kurulması ve cephelerde elde edilen başarılar, savaşın gidişatını değiştirdi. 1921'de Sakarya Zaferi, 1922'de Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Millî Mücadele'nin askerî açıdan belirleyici aşamalarını oluşturdu. 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla Anadolu'daki Yunan işgali sona ererken, gözler artık İstanbul ve Boğazlara çevrildi.
Bu noktada askerî zaferin diplomatik sonuçları da ortaya çıktı. 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasıyla savaşın yeni bir aşamasına geçildi. Artık İstanbul'un geleceği, yalnızca savaş meydanlarında değil, diplomasi masasında da şekilleniyordu. 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla Türkiye'nin bağımsızlığı uluslararası düzeyde yeni bir hukukî çerçeveye kavuştu. Lozan hükümleri doğrultusunda İtilaf Devletleri İstanbul ve Boğazlardaki askerlerini çekmeye başladı. Ve nihayet beklenen gün geldi. 6 Ekim 1923 sabahı, Birinci Ordu'ya bağlı Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk birlikleri İstanbul'a girdi. İstanbul halkı, askerleri büyük bir coşkuyla karşıladı. Dönemin tanıklıkları, halkın ve özellikle öğrencilerin Türk birliklerini karşılamak için sokaklara çıktığını göstermektedir. Böylece yaklaşık beş yıl süren işgal dönemi sona erdi. İstanbul Valiliği de şehrin 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiğini ve 6 Ekim 1923'te işgalden kurtarıldığını belirtmektedir.6 Ekim, bu nedenle yalnızca askerlerin İstanbul'a girdiği bir tarih değildir. Aynı zamanda 1918'den beri devam eden işgal sürecinin sona erdiği ve İstanbul'un yeniden Türkiye'nin hâkimiyeti altına girdiği gündür. İstanbul'un kurtuluşu, Cumhuriyet'in ilanından yalnızca 23 gün önce gerçekleşti. 6 Ekim'de Türk ordusu İstanbul'a girdi; 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti ilan edildi.
Bu iki tarih arasında doğrudan bir tarihî bağ bulunmaktadır. İstanbul'un işgalden kurtuluşu, Millî Mücadele'nin askerî ve diplomatik sonuçlarının İstanbul'da somutlaştığı son büyük aşamalardan biriydi. Başkentin Ankara'ya taşınması ise yeni Türk devletinin siyasî yapılanmasının farklı bir merkez üzerinden devam edeceğini gösteriyordu.
İstanbul artık Cumhuriyet'in başkenti olmayacaktı; ancak tarihî ve kültürel ağırlığını korumaya devam edecekti. Nitekim Atatürk'ün 1923 yılında İstanbul hakkında söylediği, “İstanbul, bizim tarihimizin ve uygarlığımızın bir özetidir.” sözü, şehrin Cumhuriyet dönemindeki konumunu anlamak bakımından oldukça dikkat çekicidir.

Uzm. Tarihçi Ahmet Can Uysal
Silivri Kültür Edebiyat Sanat Topluluğu Sözcüsü

Kaynakça
Prof. Dr. Fahir Armaoğlu 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995)

YORUM YAP