Bazı yolculuklar vardır; yalnızca yeni şehirler görmez, geçmişe doğru da yolculuk yaparsınız. Döndüğünüzde bavulunuzda birkaç hediyelik eşya, telefonunuzda yüzlerce fotoğraf, zihninizde ise kolay kolay silinmeyecek anılar biriktirmişsinizdir. İşte İtalya seyahatimiz benim için tam da böyle bir yolculuk oldu.
Biraz iş, biraz dinlenme derken kendimizi tarihin, sanatın ve eşsiz lezzetlerin ortasında bulduğumuz dolu dolu bir haftayı geride bıraktık. Verona, Venedik, Siena, Floransa, Pisa, Roma, Vatikan, Nemi Köyü, Napoli ve Pompei… Her biri başka bir hikâyenin kapısını araladı. Bir haftaya bu kadar çok tarih, kültür ve güzellik sığdırmak gerçekten kolay değil.
Üstelik bu yolculuğun en güzel taraflarından biri de rehberimiz Hakan Güngör'dü. Gezdiğimiz yerleri yalnızca tanıtmakla kalmadı; İlber Ortaylı tadındaki anlatımıyla bizi olayların, medeniyetlerin ve tarihî kırılma noktalarının içine taşıdı. Bazen bir meydanda durup yüzyıllar öncesine gittik, bazen bir yapının önünde durarak onun hangi siyasi gücün, hangi inancın veya hangi hikâyenin izlerini taşıdığını öğrendik. Tarihi sadece gözlerimizle değil, adeta bütün hücrelerimizle hissettik.
Verona'da Shakespeare'in ölümsüz eseriyle özdeşleşen Juliet'in evini gördük. Juliet'in balkonuna bakarken Romeo ve Juliet'in aşkını, edebiyatın gerçek mekânları nasıl ölümsüzleştirdiğini düşündük.
Venedik ise bambaşka bir dünyaydı. Kanalların arasından süzülen gondollar, köprüler, tarihî saraylar ve suyun üzerine kurulmuş bu olağanüstü şehir… Venedik'i yalnızca gezmiyor, adeta yaşıyorsunuz. Bir zamanlar Akdeniz ticaretinin en güçlü merkezlerinden biri olan bu şehrin mimarisinde, zenginliğinde ve kültüründe geçmişin izleri hâlâ çok belirgin.
Siena'nın tarihî meydanları, Floransa'nın Rönesans ruhu ve sanatın gündelik hayatın içine nasıl yerleştiğini görmek etkileyiciydi. Michelangelo'dan Leonardo da Vinci'ye uzanan büyük bir sanat ve düşünce mirasının izlerini taşıyan Floransa, gerçekten açık hava müzesi gibi. Pisa Kulesi ise eğik duruşuyla hem mimarinin hem de mühendislik tarihinin en ilginç eserlerinden biri olarak hafızamızda yer etti.
Roma'ya geldiğimizde ise sanki başka bir zamanın kapısından geçtik. Bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluklarından birine başkentlik yapmış bu şehirde nereye baksanız tarihle karşılaşıyorsunuz.
Colosseum'un karşısında durmak, insanın tarih algısını değiştiren deneyimlerden biri. Roma İmparatorluğu'nun gücünü, ihtişamını ve toplumsal hayatını yansıtan bu devasa amfitiyatro, yaklaşık iki bin yıldır ayakta. Gladyatör dövüşlerine ve on binlerce insanın izlediği gösterilere ev sahipliği yapmış muhteşem bir eser.
Circus Maximus'ta antik Roma'nın atlı araba yarışlarının heyecanını hayal ettik. Bir zamanlar yüz binlerce insanı ağırlayabilen bu devasa yarış alanı, Roma halkının eğlence kültürünü anlamak açısından oldukça etkileyiciydi. Elbette Roma denince Aşk Çeşmesi'ni, yani Fontana di Trevi'yi görmeden olmazdı. Sanatın bu görkemli örneğinde suyun, heykellerin ve mimarinin oluşturduğu görsel şöleni izlemek başlı başına bir keyifti. İspanyol Merdivenleri de Roma'nın unutulmaz noktalarındandı.
Nemi Köyü'nün sakinliği, Napoli'nin kendine özgü enerjisi ve Pompei'nin insanı derinden etkileyen tarihi de yolculuğumuzun ayrı güzellikleriydi. Napoli'de Kül Kedisi masalının merdivenleri olarak anılan tarihî merdivenleri görmek ise gezimize masalsı bir dokunuş kattı. Bazen bir şehri özel kılan yalnızca büyük anıtları değil, bir masalla özdeşleşmiş sokakları ve merdivenleri de olabiliyor.
Özellikle Pompei… MS 79 yılında Vezüv Yanardağı'nın patlamasıyla volkanik küller altında kalan bu antik kentte dolaşmak, tarihin bazen nasıl bir anda durabildiğini gösteriyor. Evler, sokaklar, dükkânlar ve günlük yaşama ait izler… Burada insan yalnızca antik bir şehri gezmiyor; iki bin yıl önce yaşamış insanların gündelik hayatına tanıklık ediyor. Pompei, geçmişin bugüne bıraktığı en çarpıcı zaman kapsüllerinden biri.
Gezinin tarihî ve kültürel zenginliği kadar gastronomisi de hafızamızda yer etti. Rehberimiz Hakan Bey'in tavsiyeleri ve elbette kendi araştırmalarımız sayesinde İtalyan mutfağının farklı lezzetlerini keşfettik.
Pizza, makarna, tiramisu… Her biri ayrı bir keyifti. Ancak Venedik'te tattığımız mürekkep balığının mürekkebiyle hazırlanan siyah deniz mahsullü spagetti, benim için gezinin en özel lezzetlerinden biri olarak kaldı. Hem görüntüsü hem aroması hem de kendine özgü tadıyla unutulmayacak bir deneyimdi. İtalya'ya gidecek olanlara özellikle tavsiye ederim.
Floransa'nın geleneksel mutfağından Roma'nın sokak lezzetlerine, Napoli'nin pizzalarından İtalyan kahvelerine kadar her şehir sofraya kendi kültürünü taşıyor. Bir ülkeyi tanımanın yollarından biri de mutfağını keşfetmek olsa gerek.
Elbette böylesine dolu dolu bir seyahatin güzel geçmesinde organizasyonun da payı büyük. Bu vesileyle tur boyunca emeği geçen KappaTur ekibine ve rehberimiz Hakan Güngör'e teşekkür etmek isterim. Güzel planlanmış bir program, yerinde anlatımlar ve paylaşılan keyifli anlar, seyahatimizi çok daha anlamlı kıldı.
Bir haftanın sonunda geriye yalnızca gezilen şehirler, görülen eserler ve çekilen fotoğraflar kalmadı. Güzel dostluklar, paylaşılan sofralar, yol boyunca yapılan sohbetler, birlikte gülüp eğlendiğimiz anlar ve zihnimizde açılan yeni pencereler kaldı.
İtalya bize tarihi, sanatı, mimariyi, lezzeti ve dostluğu bir arada yaşatan çok özel bir hafta sundu. Her şehrin ayrı bir karakteri, her eserin ayrı bir hikâyesi, her sofranın ayrı bir hatırası oldu.
Şimdi bu güzel anıları zihnimizin en özel köşesine yerleştirip yeni keşiflere hazırlanma zamanı.
Sıradaki durak: İspanya!






