Bir önceki yazımda dile getirdiğim değerlendirmeler Hürhaber Gazetesi'nde yayımlandı. Bu yazımda ise 2002 Genel Seçimleri'ne giden süreçte yapılan hazırlıkları ve oluşturulan siyasi zemini ele almaya çalışacağım.
1994 yılı öncesinde, Saadet Partisi İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüttüğü dönemde Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın zaman zaman ABD'ye davet edildiği, çeşitli lobilerle görüştürüldüğü ve önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, ardından Türkiye siyasetinin merkezine taşınmasına yönelik planlamaların yapıldığı toplantıların düzenlendiği bilinen bir gerçektir.
1994 Yerel Seçimleri'nde yüzde 25,19 oy alarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen Sayın Erdoğan, bir yandan belediye başkanlığı görevini sürdürürken diğer yandan merkez sağda irtifa kaybeden ANAP ve Doğru Yol Partisi'nin yerine yeni bir merkez sağ parti ihtiyacını tespit etmiş ve bu doğrultuda adımlar atmıştır. Bu hedefe ulaşabilmek için hem mensubu olduğu Saadet Partisi'nden ayrılması hem de Milli Görüş ideolojisiyle arasına mesafe koyması gerekiyordu.
Nitekim Refah Partisi Genel Başkanı Sayın Necmettin Erbakan'a karşı parti içi muhalefet başlatmış, bir grup arkadaşıyla birlikte “Milli Görüş gömleğini çıkardım” söylemini ortaya koymuş ve Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma süreci yaşayan Refah Partisi'nin yerine kurulan Fazilet Partisi'ne geçmeden partisinden ayrılmıştır. Ayrılık sonrasında yürünecek yolun altyapısı, kurulacak partinin ismi, siyasi söylemi ve genel başkanlık konusu önceden planlanmıştı.
Ancak bu planın hayata geçebilmesi için sürecin bir mağduriyet zemini üzerinden şekillenmesi gerekiyordu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, kurulacak yeni bir merkez sağ partinin genel başkanlığı için tek başına yeterli bir siyasi misyon oluşturmuyordu. Bu nedenle kamuoyunda güçlü bir mağduriyet algısı oluşması süreci hızlandırdı.
1997 yılında Siirt'te düzenlenen mitingde okunan bir şiir nedeniyle açılan dava sonucunda, dini duyguları kullanarak halkı kin ve nefrete teşvik ettiği gerekçesiyle Sayın Erdoğan hakkında siyasi yasak ve hapis cezası kararı verildi. Yargılama süresince belediye başkanlığı görevi engellenmedi; sabaha karşı gözaltı yapılmadı, ailesine yönelik bir uygulama söz konusu olmadı. Ceza kesinleştikten sonra yapılan tebligat üzerine 26 Mart 1999 tarihinde Pınarhisar Açık Cezaevi'ne teslim olmuş, 24 Temmuz 1999 tarihinde tahliye edilmiştir.
Yargılama sürecinde Başbakan Sayın Mesut Yılmaz, cezaevine giriş sürecinde ise Başbakan Sayın Bülent Ecevit'ti.
Bu hatırlatmaları yapmamın nedeni bilinmeyen bilgileri paylaşmak değildir. Asıl amacım, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında ve 1983'ten itibaren kurulan siyasi partiler döneminde, insan hakları, özgürlükler ve demokrasi adına verilen mücadelenin zor şartlar altında da olsa sürdürüldüğünü hatırlatmaktır. Sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının katkıları; bu uğurda hayatını kaybedenlerin, sakat kalanların ve ağır bedeller ödeyenlerin varlığı unutulmamalıdır.
1980 ile 2002 yılları arasında, tüm eksikliklerine rağmen parlamenter sistem içinde kuvvetler ayrılığının ve karşılıklı denetim mekanizmalarının işlediği bir yapı mevcuttu. Demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi sürerken, diğer tarafta merkez sağda yeni bir parti yapılanması çalışmaları devam ediyordu.
Refah Partisi, Anavatan Partisi ve daha sonra Fazilet Partisi'nden ayrılan bir grup isimle birlikte 14 Ağustos 2001 tarihinde bir sendika ofisinde Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu. Partinin ilk Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dı. Ancak 2002 Genel Seçimleri'nde siyasi yasaklı olması nedeniyle milletvekili adayı olamadığından, genel başkanlık görevini Abdullah Gül'e devretmiştir.
Bu gelişme kamuoyunda ikinci bir mağduriyet algısı oluşturmuş ve 2002 seçimlerine gidilen süreçte toplumsal desteğin büyümesine katkı sağlamıştır.
2002 Genel Seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmeleri; 2019 ve 2024 yerel seçimlerine uzanan siyasi süreci ise bir sonraki yazımda değerlendireceğim.
Saygılarımla.






