Daha önce ulusal basında habere konu olan buluşmayı Mustafa Balbay, “Silivri Toplama Kampı Zulümhane” kitabında ayrıntılı bir şekilde şöyle anlatıyor:
“Silivri Kampı’ndaki yalnızlaştırmayı hapishane yönetimine bir ölçüde anlatabildiğimizi düşünüyorduk. Zira, Temmuz ortasındaki hareketlenmede özellikle ikinci müdürler bütün iyi niyetleriyle, “mevzuatlar doğrultusunda”, “Ankara’nın izni ölçüsünde” çaba harcadılar.
Bedelini ödeyerek koğuşa 27 gözlü bir kütüphane yaptırdık. Yine aynı yöntemle bir saz aldırdık. Ardından vantilatör…
Bunları sıradan şeyler diye düşünmeyin, hapishane koşullarında büyük edinimler. Şakayla karışık, “Böyle bir kütüphaneye beş yıl yatılır” diyorduk.
Kütüphane için Silivri sanayi çarşısından geldiler. Ölçü aldılar. Dört gün sonra getirdiler.
Üç delikanlı kan ter içinde parça parça getirdi. Girişte kapsamlı aramadan geçmişler. “O yüzden geç kaldık” dediler.
Gençlerden biri rafları monte ederken sordu:
- Abi alt kat nerede?
- “Ne alt katı…”
- Burası böyle dıştan görüldüğü gibi değilmiş, yerin altında iki-üç kat daha varmış. Oraya araçlar girip çıkabiliyormuş…
- “Bunları kim söyledi size?”
- Sanayide böyle anlatıyorlar…
Onlara demir kapılar çok ilginç geldi. Genç olanı sordu:
- Abi kapılar otomatik mi?
Bir kez daha gördük ki, bizim alıştığımız ortam, dışardan gelene çok yabancı…
Az önce dedim, bunlar sıradan şeyler değildi. Ancak biz, yalnızlaştırılmaya karşı bir yöntem bulunur mu, bilgisayar hakkı verilir mi, hapishane içindeki kimi ortak etkinliklerden pay alır mıyız, birkaç koğuş spora birlikte çıkıp ter atar mıyız sorularına yanıt arıyorduk.
Üniversite yıllarında birazcık saz çalmıştım. Belki kurs olur, ilerleriz…
Bu hayallerin genişlettiği konuşma konularının etrafında volta atarken 30 Temmuz Cuma günü öğlenden sonra yepyeni bir öneriyle karşılaştık. Tam koğuş kapısındayım, avukata gitmek üzere, üzerim aranıyordu. Bir gardiyan hızlı adımlarla koğuşumuza doğru geliyordu. Nefeslenip sordu:
-İmam ister misiniz?
Bir an duraladım:
“Nasıl yani?”
-İmam Mustafa Bey, imam ister misiniz? Hani siz sosyal faaliyet diyordunuz ya, o kapsamda…
“Bize imam mı getirdiniz? İmamla nasıl bir sosyal faaliyet yapacağız?”
-Yok, şöyle haftada bir gün Silivri Müftülüğünden görevlendirilen imam, vaiz arkadaşlar geliyorlar. Koğuşları dolaşıp dini sohbetler ediyorlar. Soruları olanlara cevap veriyorlar.
“Tamam, önümüzdeki haftaya bizi de programa alın…”
Gardiyan işini ciddiyetle yapan bir kişiydi. Ertesi hafta 5 Ağustos Perşembe günü öğlenden sonra beraberinde din görevlisi ile geldi. Tuncay’la birlikte karşıladık.
Tanıştık, sohbete tutuştuk:
-Merhaba, ben Silivri Müftüsü Mustafa Onat…
“Hoşgeldiniz… Size ne ikram edelim. Çayımız taze, neskafe yapabiliriz.”
-Zahmetler olacak. Kahve rica edeyim…
“Şeker alır mısınız?”
-Alırım.
“Kaç şeker olsun?”
-Bardağı göreyim, ona göre söyleyeyim. Ona iki şeker…
“Memleket neresi?”
-Emirdağ…
“Burada ne işiniz var, Emirdağlılar genellikle Brüksel’de yaşamaz mı?”
-Haklısınız… Emirdağ ve köylerinde her haneden en az bir kişi Belçika’dadır, gidip gelmiştir.
Ben de bir yıl din görevlisi olarak kaldım. Çocuklara dini bilgi verecek kadar Fransızca öğrendim…
“Önce biz sizi dinlesek… Koğuşlara geldiğinizde ne tür sohbetler ediyorsunuz?”
-Kuran öğrenmek, okumak isteyen oluyor, onlara yardım ediyoruz. Buraya düşen kişi tabii umutsuzlaşabiliyor. O zaman hayattan kopuyor… Onlara kaderi anlatıyoruz…
“Sizce nedir kader müftü bey?”
-İnanmak bir bütün. İmanın altı şartı var. Biri de kadere inanmak. Hayrın, şerrin, her şeyin Allah’tan geldiğine inanmak…
“Müftü Bey biz adalet arıyoruz, ama siz nasıl bir yöntem tavsiye edersiniz?”
-Adalet mülkün temelidir. (Sonra aynı sözün Arapçasını söyledi.)
“Tamam, bizce de adalet mülkün temelidir de… Bizim durumuzdaki bir insanın da emelidir…”
-Dinimizde de adalet önemlidir… Ama memlekette bozuk olan çok şey var…
“Ne yapmalı, memleketi yeniden mi yapmalı? Yönetenler de Müslümanız diyor, bundan endişemiz yok, ama ne yapmalı?”
-Bunları siz benden daha iyi biliyorsunuz. Kitaplığınız da geniş, çok kalacakmış gibi yerleşmişsiniz… Çok da kitabınız var…
“biz kitapsız değiliz müftü bey…”
- (Gülerek) Tabi ki…. Tabi ki…. Estağfurullah…
“Müftü bey, hazır gelmişken bize bu zulmü edenlere karşı, zalimlere karşı bir duanız var mı, okusanız?”
- Bu konuda hazırlığım yok… Burada iki kişi mi kalıyorsunuz?
“Hayır üç kişiyiz. Atilla Albay rahatsız yatıyor… Ona bir şifa duanız var mı?”
- Ona bir dua edelim. (Yüksek sesle makamlı bir dua okudu.)
“Müftü bey zalimlere karşı bir dua okumadınız, ama sizin gözünüzle nedir bu bize yapılan? İki yıldır böyle duvarların arasında adalet bekliyoruz…”
- Allah sevdiği kullarını böyle acıyla, kederle yoğurur… Dünyada en çok acı çekenlerin başında peygamberler gelir. Bir düşünün, onlar çok acı çekmiştir. Ben size bir Fatiha okuyayım. Fatiha, Kuran’ın önsözüdür. (Okudu.) Aslında sizde de Kuran’ı Kerim, Türkçe meali ile birlikte Diyanet Yayınları’ndan dört adet kitap olması lazım. Biz Silivri Müftülüğü olarak her koğuşa bir set şeklinde göndermiştik.
- (Gardiyan araya girdi.) Belki sizin koğuşta olmayabilir. Size gönderelim.
Yarım saat kadar sohbet ettik. Yine beklediğimizi söyledik. Gardiyana programa bizi de koyduğu için ayrıca teşekkür ettikten sonra sordum:
“Bu hizmeti bütün koğuşlara düzenli olarak veriyorsunuz. Çok güzel… Buradaki insanların işi hukukla, adaletle… Acaba koğuşları haftada bir hukukla ilgili bir uzman, bu yöntemle dolaşıp hizmet veremez mi?”
Gardiyan sorumu ciddiye aldı, “Hiç böyle bir şey programımızda yok. Düşünmemiştik. Ama mantıklı bir öneri. Bunu iletelim, değerlendirelim. Neden olmasın” dedi.
Temmuz ayında yoğunlaştırdığımız çırpınışlar sonucunda; bilgisayarımız, koğuşlararası diyalogumuz, biraz daha fazla spor olanaklarımız olmadı. Ama bir müftümüz oldu.”
Sevginar UYGUN






