Eğitim Sen Silivri, bir basın açıklamasında bulunarak, eğitimdeki sorunları haykırmak adına aldıkları GREV kararlarını duyurdu. Açıklama aynen şu şekilde: "Eğitimde 4+4+4 dayatmasıyla daha da derinleşen eğitim sorunları, öğrencilerimizi, velileri ve biz eğitim emekçilerini olumsuz etkilemeyi sürdürmektedir. Siyasi iktidarın eğitim ve yükseköğretim alanında bugüne kadar yaptığı düzenlemeler, hayata geçirdiği uygulamalar sadece eğitim sistemini değil, toplumun geleceğini de ipotek altına almaya çalışmaktadır.
Siyasi iktidar eğitim sistemini sadece kendi dünya görüşüne göre biçimlendirmeye çalışmakta, eğitimin sorunlarına kalıcı çözümler üretmek yerine, tamamen baskıcı ve dayatmacı bir tutum izlemektedir. Eğitim sisteminin acil çözüm bekleyen onca sorunu varken, MEB’in yaşanan sorunları çözmek bir yana daha da derinleştiren adımlar atması, eğitimin temel bileşenleri olan öğrenciler, veliler ve öğretmenler arasında yeni ayrışmalar ve kutuplaşmalar yaratması kaçınılmazdır.
"SİYASAL KADROLAŞMA VE ZORUNLU ROTASYONA KARŞI 24 EYLÜL’DE GREV’DEYİZ!”
Yıllardır eğitim sistemini kendi siyasal-ideolojik hedeflerine uygun olarak biçimlendirmek isteyen siyasi iktidar, okullarda kendi siyasal çizgisinde olmayan tek bir yöneticinin görev almasını istememiş, bunun için tarihin en kapsamlı siyasal kadrolaşma ve tasfiye operasyonunu başlatmıştır.
Milli Eğitim Bakanlığı, eğitimde yıllardır farklı kimlik, dil ve kültürleri yok sayan, din ve inanç istismarına dayanan, tekçi ve dayatmacı politikalarının okullarda istediği gibi uygulanması için okul müdürlerinin tamamına yakınını kendi siyasal kadroları içinden özenle seçerek görevlendirmiştir.
Tamamen taraflı yapılan değerlendirmeler sonucunda siyasi iktidar çizgisinde olmayan okul müdürleri görevden alınmış, yerlerine siyasi iktidarın dünya görüşünde olan, iktidarın sözünden çıkmayacak ve "kurşun asker” gibi davranacak siyasal kadrolar yerleştirilmiştir.
Eğitim Sen, kurulduğu günden bugüne eğitim yöneticilerinin Bakanlık tarafından, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, sendikal ya da siyasal tercihlere göre belirlenmesi ve atanmasına karşı çıkmıştır. Bakanlığın eğitim yöneticilerinin siyasi iradenin belirlediği idari makamlar tarafından belirlenmesi konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.
Eğitimde bir taraftan yoğun bir siyasal kadrolaşma yaşanırken, son çıkan torba yasa ile öğretmenlere sürgün anlamına gelen zorunlu rotasyon hazırlıklarına başlanmıştır. Türkiye çapında görev yapan yüz binlerce öğretmeni kendi istekleri dışında zorla rotasyona tabi tutmak, tarihin en büyük ve en kitlesel sürgünü anlamına gelecek, okullarda yaşanan kaos daha da derinleşecektir. Zorunlu rotasyon dayatmasına ve aday öğretmenlere sözlü sınav ile iş güvencemizi kaldırmak isteyenlere cevabımızı 24 Eylül’de alanlarda vereceğiz.
"LAİK EĞİTİM VE ANADİLİNDE EĞİTİM HAKKINI SAVUNMAK İÇİN 24 EYLÜL’DE GREV’DEYİZ!
Eğitimde bir taraftan yoğun siyasal kadrolaşma yaşanmakta ve zorunlu rotasyon hazırlıkları sürerken, eğitim öğretim yılının başlaması ile birlikte eğitimin en eski, en köklü sorunları arasında yer alan laik eğitim ve anadilinde eğitim konusunda yaşanan gelişmeler kaygı verici boyutlara ulaşmıştır.
Siyasi iktidar, yıllardır demokratik, bilimsel ve laik eğitim isteyenlerin öncelikli talebi olan zorunlu din derslerinin kaldırılması konusunda adım atmamış, bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, farklı inanç gruplarına tek bir dini inancın ve tek bir mezhebin zorla öğretilemeyeceğine hükmederek Türkiye’yi bir kez daha mahkum etmiştir.
Özellikle eğitimde 4+4+4 dayatması sonrasında, eğitime yönelik doğrudan siyasi müdahaleler artmış, eğitim müfredatının içeriğinin değiştirilmesinden siyasi kadrolaşmaya, öğrencilerin kılık-kıyafetinden hangi dersleri seçeceğine kadar her konuda baskıcı uygulamalar artmıştır. Türkiye’nin her yerinde normal ortaokullar içinde imam hatip sınıflarının açılması ve son olarak doğrudan inanç istismarı şeklinde gündeme getirilen her lisede ibadethane (mescit) açılmasının zorunlu hale getirilmesi, şimdiden okullarda velileri ve öğrencileri karşı karşıya getirmiştir. Siyasi iktidarın toplumda yarattığı kutuplaşmanın bir benzerini okullarda da yaratmaya çalıştığı açıktır.
Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, bu yıl da anadilinde eğitim hakkı talepleri yok sayılmış, anadilinde eğitim almak isteyen çocuklar ve aileleri yine karşılarında devletin güvenlik güçlerini bulmuşlardır. Eğitimde ayrımcı ve dayatmacı olmayan, farklı kimliklerin, dillerin ve inançların yok sayılmadığı bir eğitim sistemi için herkesin anadilinde eğitim alma hakkına saygı gösterilmesi gerektiği açıktır. Türkiye laik eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusunda da geleneksel reflekslerini sürdürmekte, baskı, tehdit ve şiddet politikalarına devam etmektedir.
2014-2015 eğitim yılı, bir yandan laik eğitim talebinin öne çıktığı demokratik, bilimsel, herkese eşit ve parasız eğitim mücadelesinin velilerin ve öğrencilerin katılımlarıyla ilerlediği, diğer taraftan anadilinde eğitim hakkı mücadelesinin daha ileriden gündemleştirildiği bir eğitim yılı olacağı bugünden görülmektedir.
"HAKLARIMIZA VE GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKMAK İÇİN 24 EYLÜL ÇARŞAMBA GÜNÜ GREV’DEYİZ!”
Eğitim Sen olarak; kötü ve sağlıksız koşullarda çalışan, hakları gasp edilen, sürgünlere ve soruşturmalara maruz kalan bütün eğitim ve bilim emekçilerini yıllardır çözüm bekleyen sorunlarımızın kalıcı olarak çözülmesi talebiyle birlikte hareket etmeye, siyasi iktidarın eğitimde ve toplumsal yaşamda hayata geçirmeye çalıştığı bütün dayatma ve baskılara karşı 24 Eylül Çarşamba günü tüm Türkiye’yi GREV alanına çevireceğiz.
Eğitim emekçileri, öğrenciler ve veliler olarak herkesin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanması için, demokratik, bilimsel laik ve anadilinde eğitim için, okullarımızın işletme, halkın müşteri olmasına izin vermemek için herkesi GREV’imize destek olmaya çağırıyoruz.
Siyasi iktidarın yıllardır savunduğumuz taleplerimizi yok sayan dayatmacı anlayışına karşı en güçlü ve etkili yanıtı vermek için, tüm eğitim ve bilim emekçilerini, çocuklarının geleceğinden endişe eden velilerimizi, 24 Eylül Çarşamba günü ülke çapında yapacağımız greve talepleriyle katılmaya ve güç vermeye davet ediyoruz.
SORUNLAR VE TALEPLER
EĞİTİM YÖNETİCİLERİNİN SENDİKAL-SİYASAL REFERANSLARLA BELİRLENMESİ
v Büyük ölçüde üst düzey eğitim yöneticilerinin değerlendirmelerine dayanan, eğitim kurumları yönetici değerlendirme sonuçları açıklanmış ve 7 bin okul müdürünün büyük bölümü siyasi gerekçelerle resmen tasfiye edilmiştir.
v Yıllardır eğitim kurumlarını "şirket” gibi yönetip, okullarımızı "ticari işletme” haline getiren MEB, başta Eğitim Sen üyesi okul müdürleri olmak üzere, bugüne kadar eğitimde yaşanan piyasa merkezli dönüşüm sürecinin karşısında engel olarak gördüğü okul müdürlerini tek tek tespit ederek görevden almıştır.
v Yeni atanan okul müdürlerinin sendikalara göre dağılımına bakıldığında itirazlarımızın ne kadar haklı olduğunu görmek mümkündür. Yeni müdür görevlendirmelerinde Eğitim Bir Sen üyesi müdürlerin oranı yüzde 81, Türk Eğitim Sen’li müdürlerin oranı yüzde 9, Eğitim Sen’li müdürlerin oranı yüzde 4, diğerleri yüzde 6’dır.
v MEB okul müdürlerin değerlendirilmesi sürecinde çok sayıda okulda "adrese teslim” görevlendirmeler yaparak, bir kez daha siyasi iktidarın en stratejik kurumu olduğunu göstermiştir.
v Özellikle rant alanı yüksek olan okullardaki müdür atamaların tamamına yakınının Eğitim Bir Sen üyesi olması, iktidarın bir süredir gündeminde olan arazisi değerli okulların satılması ile ilgili planlarını daha kolay hayata geçirebilmesi açısından önemlidir.
v Eğitim yöneticileri değerlendirme sonuçlarına göre görevden alınan ve görev süresi uzatılan okul müdürlerinin sendikal aidiyetine bakıldığında, tarihin en büyük siyasal kadrolaşma hareketi ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılmaktadır.
v Başından sonuna siyasal kadrolaşma operasyonu olarak gerçekleştirilen eğitim yöneticilerinin değerlendirilmesi ve görevlendirilmesi uygulamaları, hukuktan, adaletten ve objektiflikten yoksundur.
v Eğitim Sen, kurulduğu günden bugüne eğitim yöneticilerinin Bakanlık tarafından, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, sendikal ya da siyasal tercihlere göre belirlenmesi ve atanmasına karşı çıkmıştır. Bakanlığın eğitim yöneticilerinin siyasi iradenin belirlediği idari makamlar tarafından belirlenmesi konusunda neden bu kadar ısrarcı olduğu, açıklanan değerlendirme sonuçları ile bir kez daha görülmüştür.
v Eğitim yöneticilerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesi sürecinde siyasi referanslar değil, liyakat ilkesi temel alınmalıdır. Eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde hiçbir baskı ve yönlendirmeye izin verilmemeli, her okul kendi yöneticisini, o okuldaki eğitim bileşenlerinin katılacağı demokratik seçimlerle yine kendisi seçmelidir.
KAMU KAYNAKLARININ ÖZEL OKULLARA AKTARILMASI
v 12 yıldır, devlet okulları sorunları ile baş başa bırakılırken, her fırsatta özel okullara yönelik teşvik politikaları uygulanmıştır.
v Özel okulların yıllardır doğrudan kamu kaynaklarıyla desteklenmesinin arkasında, eğitimde yaşanan ticarileştirme sürecini hızlandırmak ve paralı eğitimi yaygınlaştırmak vardır.
v Bugüne kadar özel okullara vergi teşvikleri ve çeşitli kalemlerde indirimler yapılmış, devlet okullarının talepleri dikkate alınmazken, özel okulların istekleri hükümet ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından anında yerine getirilmiştir.
v Halktan toplanan vergilerin özel okullara "öğrenim desteği” adı altında aktarılması, her şeyden önce herkese eşit ve parasız eğitim hakkının ihlali anlamına gelmektedir.
v Devlet okullarında çoğu taşeron şirket personeli binlerce yardımcı hizmetli çalıştırılırken, velilerden temizlik, spor vb. adlarla birçok kalemde para toplanıp eğitimin tüm yükü velilerin sırtına yüklenmektedir.
v Hükümetin "özel okullara destek” adı altında asıl yapmak istediği özel öğretimi özendirmek, öğrenci ve velileri "parasal destek” üzerinden özel okullara yönlendirmektir.
v Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesi ve sadece eğitimde değil, bütün alanlarda kamu harcamalarının payının arttırılmasının sağlanmasıdır.
ZORUNLU ROTASYON VE ADAY ÖĞRETMENLERE SÖZLÜ SINAV
v Geçtiğimiz günlerde TBMM’de kabul edilen torba yasa ile öğretmenlere zorunlu rotasyon (yer değiştirme) ve aday öğretmenlerin asli kadrolara geçirilirken sözlü sınav uygulamasının önü açılmıştır.
v Eğitim Bakanlığı, pek çok konuda olduğu gibi zorunlu rotasyon ve aday öğretmenlere sözlü sınav konusunda dayatmacı tutumunu sürdürmekte, öğretmenlerin ve sendikaların bu konudaki eleştiri ve önerilerini dikkate almamaktadır.
v Eğitimde zorunlu rotasyon uygulamasının önce il içinde başlatılması beklenmektedir. Büyükşehirlerin sınırlarının son derece genişlediği bir dönemde açıkça "il içi sürgün” anlamına gelmektedir.
v On binlerce eğitim emekçisinin aile ve okul yaşantısını alt-üst edecek olan zorunlu rotasyon uygulaması kabul edilemez. Eğitimde, hiçbir gerekçe eğitim emekçilerini okuttuğu öğrencisinden, ailesinden, oturduğu mahallesinden kopararak zorla başka bir işyerine sürgün göndermesini haklı çıkaramaz.
v Öğretmenlere zorunlu rotasyon uygulaması halinde eğitim sisteminin yeni bir kaos ile karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. MEB’in görevi, eğitimde 4+4+4 dayatmasında olduğu gibi, attığı her adımda, eğitim emekçilerini mağdur etmek değil, onların yaşadığı sorunlara kalıcı çözümler üretmek, eğitimcilerin ve sendikaların taleplerini dikkate almaktır.
v Öğretmenler açısından açıkça "sürgün” anlamına gelen ve pek çok yönden istismar edilebilecek "zorunlu rotasyon” uygulaması asla gündeme getirilmemelidir. MEB, öğretmenleri kendi istekleri dışında zorunlu rotasyona tabi tutmak yerine, gönüllülük ve teşvik esasına dayalı çözümler üretmeye çalışmalıdır.
v Aday öğretmenlere sözlü sınav uygulaması, iş güvencemizin elimizden nasıl adım adım alınmaya çalışıldığının görülmesi açısından önemlidir.
İŞ GÜVENCEMİZE VE ÇALIŞMA KOŞULLARIMIZA YÖNELİK SALDIRILAR
v Yıllarca haklarımız torba yasalarla tırpanlanmış, kamuda giderek yaygınlaşan esnek çalışma, angarya ve performans değerlendirme uygulamaları ile iş güvencemiz doğrudan hedef haline getirilmiştir.
v Eğitimde 4+4+4 dayatmasının üzerinden henüz iki yıl geçmesine rağmen, okul dönüşümleri sonucunda ortaya çıkan norm fazlası sorunu hala çözülememiştir. Öğretmenlerin mağduriyeti sadece bununla sınırlı kalmamış, özür grubu atamalarında, il içi ve il dışı tayinlerde yaşanan mağduriyetler sürmektedir.
v Siyasi iktidar, iş güvencesi çalışırken göstereceği bireysel performansa bağlı olan, angarya çalışmaya yatkın, çok yönlü olarak çalıştırılabilecek, kendisine verilen her görevi itiraz etmeden yerine getirecek "günün şartlarına uygun memur” istihdamını temel alan bir yönetim anlayışı oluşturulmak istemektedir.
v Kamu emekçilerinin haklarını ellerinden almak için bugüne kadar önemli adımlar atılmıştır. Erken emeklilik, yeni personel almama, taşeronlaştırma, geçici süreli sözleşmeli personel çalıştırma, ücretli öğretmenlik, 4-b, 4-c, 50-d, çakılı sözleşmeli çalışma, geçici-mevsimlik işçilik vb gibi uygulamalarla kamu istihdamında büyük bir alt üst oluş yaşanmaktadır.
TEOG İLE ÖĞRENCİLERİN ÖZEL OKUL, MESLEK LİSESİ, İMAM HATİP LİSELERİ VE AÇIK LİSEYE MAHKÛM EDİLMELERİ
vEğitimde 4+4+4 dayatmasının kaçınılmaz bir sonucu olarak liseler, tıpkı ilkokul ve ortaokullar gibi mevcut sistemin ve onun koruyucusu olan siyasi iktidarın ekonomik-siyasal çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılırken, öğrencilerimiz özel liselere, meslek liselerine, imam hatip liselerine ve açık liselere yönlendirilmiştir.
v TEOG yerleştirmeleri sürecinde defalarca uyarmamıza rağmen göz göre göre yapılan yanlışlar sonucunda çok sayıda öğrenci belki de hiç gitmek istemeyeceği bir lise türüne otomatik olarak yerleştirilmiştir. TEOG’da tercih yapmayan 134 bin öğrenciden 94 binin meslek, 40 binin imam hatip liselerine otomatik olarak yerleştirilmiş olması MEB’in dayatmacı politikalarının son örneği olmuştur.
v MEB, önce tercih yapmayan öğrencilerin adreslerine en yakın okula yerleştirileceklerini açıklamış, ancak bazı illerde öğrencilerin evlerinden 100 km, hatta 150 km uzaklıktaki okullara yerleştirildiği görülmüştür.
v Kaydı otomatik olarak imam hatip liselerine yapılan öğrencilerin içinde gayrimüslim öğrencilerin bulunması, sorunun ne kadar "ciddiyetle” ele alındığının göstergesidir.
v Kendi istekleri dışında imam hatip liselerine ve meslek liselerine otomatik kaydı yapılan öğrencilerin büyük bölümü kontenjan olması halinde kaydını başka liselere almaya çalışmakta, bu sefer de karşılarına bürokratik engeller çıkarılmaktadır.
v Liselerde kontenjan sorununun çözülmemesi durumunda öğrenciler ya ekonomik koşullarını zorlayarak özel liselere yönelecek ya da istemediği bir okulda okumaktansa açık liseye yönelerek örgün eğitimin dışına itilmiş olacaktır. Milli Eğitim Bakanlığı bu rezaletin hesabını vermelidir.
v TEOG sonuçları üzerinden yapılan yerleştirmeler sonrasında yaşanan mağduriyetler mutlaka dikkate alınmalı ve hiçbir öğrenciyi istemediği bir okul türünde okumaya zorlamamalıdır.
v Eğitime ilişkin konularda atılacak her adım sonuçlarını düşünerek atılmalı, öğrenci ve velilerin endişelerine, sendikaların önerilerine mutlaka kulak verilmelidir.
PERSONEL AÇIKLARI VE ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER SORUNU
v Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmen atamalarına yönelik olarak 109 alanda belirlenen kadro kontenjanlarını açıklamıştır. Bakanlığın Eylül ayı içine 40 bin öğretmen, bin hizmetli atayacak olması, yıllardır ciddi bir sorun olan öğretmen atamaları ve personel açıklarının bu yıl da kapatılmayacağını göstermektedir.
v Yıllardır atama bekleyen, ancak siyasi tercihler nedeniyle yeteri kadar atama yapılmaması nedeniyle ataması yapılmayan öğretmenler büyük bir stres içine itilmekte, intiharlara kadar varan olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bugüne kadar ataması yapılmadığı için 40’ın üzerinde işsiz öğretmen intihar etmiştir.
v Eğitimde 140 bin öğretmen açığı bulunmakta, okulların büyük bölümünde yardımcı hizmetli istihdamı taşeron şirketler ya da İŞKUR tarafından gönderilen "geçici personel” ile sağlanmaktadır. MEB’in giderek büyüyen öğretmen ve yardımcı hizmetli açıkları ile ilgili olarak kalıcı çözümler üretmek yerine her yıl sınırlı sayıda atama yapması, eğitimde zaten sorunlu olan işleyişi daha da zorlaştırmaktadır.
v Öğretmen açıklarının 140 bin atamanın ise sadece 40 bin ile sınırlandırılması, mevcut açıkların bugüne kadar olduğu gibi, 800 TL ile 1000 TL arasında ücret alan ücretli öğretmenler ile karşılanacağını göstermektedir.
v Okul öncesi eğitimde ikili eğitime geçilmesiyle birlikte ortaya çıkacak olan öğretmen açıklarının da ücretli öğretmenler tarafından kapatılacak olması, bu yıl eğitimde güvencesiz istihdam uygulamalarının önceki yıllara kıyasla belirgin bir şekilde artacağını göstermektedir.
v Eğitim Sen olarak, yıllardır eğitim sisteminin kanayan yarası olan öğretmen atamaları ve yardımcı hizmetli açıkları konusunda Milli Eğitim Bakanlığı’nı sorunun kalıcı olarak çözümü için samimiyete davet ediyoruz. Eğitimdeki bütün kadrosuz ve güvencesiz istihdam biçimlerine son verilerek, ihtiyaç kadar öğretmen ve yardımcı hizmetli atamasının yapılmasını talep ediyoruz.
KAMUSAL, BİLİMSEL, DEMOKRATİK VE LAİK EĞİTİM
v Eğitim sisteminin, eğitim ve bilim emekçilerinin yıllardır birikerek artan sorunları sürekli artmakta, her eğitim-öğretim yılı giderek ağırlaşan sorunlar ve çelişkiler eşliğinde açılmıştır.
v Siyasi iktidar eğitim sistemini kendi dünya görüşüne göre yeniden biçimlendirmeye çalışırken, eğitimin sorunlarına kalıcı çözümler üretmekten çok,her alanda dayatmacı bir tutum izlemektedir.
v Türkiye gibi farklı inanç gruplarının, dinlerin, mezheplerin olduğu çok dilli ve çok inançlı bir toplumda din eğitiminin öğrencilere yıllardır "tek din, tek mezhep” anlayışı üzerinden dini eğitim dayatılmaktadır.
v Eğitimde 4+4+4 dayatması sonrasında okul dönüşümleri sürecinde yaşanan sorunlar giderek ağırlaşmaktadır. Okul dönüşümleri sürecinde merkezi ve alt yapı sorunu olmayan okulların imam hatip yapılması yetmiyormuş gibi, şimdi de normal ortaokullarda imam hatip sınıfları açılarak "bütün okulları imam hatipleştirme” yolunda büyük bir adım atılmıştır.
v Zorunlu din dersi ve "zorunlu seçmeli” din dersleri dayatmalarına ek olarak,liselere ibadethaneaçılmasının zorunlu hale getirilmesi,okullarda yeni ayrışmaların, kutuplaşmaların ve gerginliklerin habercisidir.
v Eğitim müfredatında piyasacı, bireyci, cins ve ırk ayrımcı ifadeler ile dini ifade ve kavramların kullanımı artmıştır.
vEğitimde ayrımcı ve dayatmacı olmayan, farklı kimliklerin, dillerin ve inançların yok sayılmadığı bir eğitim sistemi için herkesin anadilinde eğitim alma hakkına saygı gösterilmesi gerekirken, Türkiye laik eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusunda da son derece kötü ve olumsuz bir sicile sahiptir.
v Okulların fiziki altyapı ve donanım eksiklerinin sürmesi, kalabalık sınıflar, ikili eğitimin artması, öğretmen ve yardımcı personel açıkları eğitimin sağlıklı işlemesini engellemektedir.
v Tıpkı okullar gibi üniversiteler de piyasacı bir mantıkla yönetilmekte, öğrencilerin, akademik personelin ve üniversite çalışanlarının temel talepleri yok sayılmaktadır.
v Okullarda ve üniversitelerde Eğitim Sen üyelerine yönelik ayrımcı uygulamalar ve psikolojik tacizler artarak sürmekte, çok sayıda Eğitim Sen üyesi soruşturma, sürgün ve cezalarla sindirilmeye çalışılmaktadır.
YÜKSEKÖĞRETİM ALANINDA YAŞANAN SORUNLAR VE TALEPLER
v Kamu hizmetlerinin örgütlenmesi sürecinde giderek artan "metalaştırma”, "kar-zarar” hesabı gütme, "esnek ve güvencesiz” istihdam biçimlerini yerleştirme gibi yollarla en temel haklarımız tırpanlanmak istenmektedir. Üniversiteler üzerinde ise bu politikalar, YÖK’ün hukuk tanımaz keyfiliği ve otoriterliği altında daha keskin biçimde yürütülmektedir. Dolayısıyla otoriter, keyfi ve hukuk tanımaz uygulamalar sadece YÖK eliyle değil, tüm üniversitelerin iç iktidar ilişkileri aracılığıyla yeniden şekillendirilmiştir.
v 12 Eylül cuntasının yarım bıraktığı yerden yoluna devam eden AKP, kontrolüne aldığı YÖK’ün kurumsal yapısının sağladığı baskıcı imkânları sonuna kadar kullanmıştır. Devletin muhalif tüm kesimlere karşı şiddet araçlarını sınırsızca kullandığı bir dönemde üniversiteler YÖK, rektörlükler ve polis eliyle zapturapt altına alınmak istenmiş ve soruşturma, sürgün, işten çıkarma, psikolojik baskı, kadro vermeme gibi uygulamaların sayısında artış yaşanmıştır. Bilim insanlarının, insan toplum doğa yararına çalışmalar yapması ve bunu toplumla paylaşmaları her fırsatta engellenmiştir.
v Söz konusu dönemin en önemli ayaklarından birisi ise "Yükseköğretimi Yeniden Yapılandırma Çalışmaları” olmuştur. Bu çalışmalar, kapitalizmin ulaştığı aşamaya ve AKP’nin 2023 vizyonuna bağlı olan beş temel prensibe dayandırılmıştır. Bu temel prensipler, "çeşitlilik”, "kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik”, "performans değerlendirmesi ve rekabet”, "mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı” ile "kalite güvencesi” olarak belirlenmiştir. Mart 2011’de YÖK’ün "Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılmasına Dair Açıklama” metni ardından "yeni YÖK yasası” süreci olmuştur. Ekim 2011’de "komisyon taslak önerisi” YÖK tarafından oluşturulmuş, Eylül 2012’de "Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” metni ile yeni yasanın iyice yaklaştığı sinyalleri verilmiştir. Kasım 2012 ve Ocak 2013’teki "yeni yasa taslağı önerileri” üniversitelerin ve dolayısıyla sendikal mücadelemizin gündemine oturmuştur.Her ne kadar söz konusu çalışma, pratik nedenlerle rafa kaldırılmış görünse de en kısa zamanda gündeme getirileceği ve öngördüğü düzenlemelerle üniversitedeki piyasacı-muhafazakâr-otoriter dönüşümün tamamlanmasının hedeflendiğini söylemek mümkündür.
v Şüphesiz ki bu politikalara teslim olmamanın yolu, örgütlenmekten ve örgütlü hareket edebilmekten geçmektedir. Sendikamız bugüne ve geleceğe ilişkin sorumlulukları çerçevesinde bilimden ve emekten yana olan tavrını ortaya koyarak insan, toplum ve doğa yararına üniversite mücadelesini sürdürmektedir. Eğitim Sen, tüzüğünde de yazılı olduğu üzere yükseköğretim de dâhil eğitimi temel bir hak olarak kabul etmekte; insan, toplum ve doğa yararına; parasız, bilimsel, anadilinde, nitelikli eğitimi; üniversitelerin kurumsal özerkliğini, akademik özgürlükleri, tüm bileşenlerin katılımıyla demokratik eşitlikçi özyönetimi savunmakta, etnik, cinsiyete dayalı vb. her türlü ayrımcılığı reddetmektedir.
v Günümüzde ise sermaye, devlet ve üniversitenin kurumsal yapısı içindeki iktidar ilişkileri, üniversitelerin varlık nedeni olan bilme arzusu ve hakikat arayışını sınırlandırmakta, hatta ortadan kaldırmaktadır. Oysa üniversiteler:
Ø Bilme arzusunun önünde engellerin olmadığı; bilimsel gerçeklik arayışı ile hakikatin çarpıtılmadan herkese karşı ileri sürülebilir ve savunulabilir olduğu; elde edilen bilginin toplumla özgürce paylaşılabildiği yerlerdir.
Ø Öğrenme ikliminin örgütlenmesinde ve bilginin üretilmesinde öznelerin eşitliğini, kolektif çalışmayı, paylaşımı ve dayanışmayı esas alır; farklılıkların her birinin eşitliğini, toplumsal güç dengeleri bakımından azınlıkta olanın çoğunlukla eşit değerliliğini, herkesin eşitliğini güvence altına alır.
Ø İş güvencesi ve örgütlenme özgürlüğü olmadan hakikat arayışı güvence altına alınamayacağından üniversite olamazlar.
Ø Çalışanların ve öğrencilerin birbirlerinin hak, özgürlük ve haysiyetlerine saygılı olduğu yerlerdir.
v Sendikamızın önerisi Anayasa’daki ilgili hükümlerin, 2547 sayılı yasanın ve bağlı mevzuatların olduğu gibi tarihin çöplüğüne atılması; üniversite bileşenlerinin karar verici olacağı, bilimsel özgürlüklere ve demokratik özyönetime dayalı kurucu bir çerçevede yeni bir üniversite modelinin oluşturulması yönündedir.
v Güvenceli çalışma ilkesi yaşama geçirilmelidir.
Ø 50/d, 33/a, 35, ÖYP gibi maddelerle istihdam edilen araştırma görevlileri arasında görev ve haklar açısından yapılan her türlü ayrımcılığa son verilmeli, araştırma görevlileri iş güvencesine kavuşturulmalıdır.
Ø Taşeron sistem derhal kaldırılmalı, 4-c’li personel güvenceli kadrolara geçirilmelidir.
Ø Üniversite öğretim elemanları ve çalışanları insan onuruna yakışır mesleklerinin karşılığı bir ücrete kavuşturulmalıdır. Ücretlendirmede hakkaniyet ölçütlerine uyulmalıdır. Düşük ücretlerin yol açtığı aşırı ders yükleri bilgi üretiminin önüne geçmiş, özellikle yeni kurulan üniversitelerde ek gelir elde etme yoluna dönüşmeye başlamıştır. Akademik topluluğun ana motifi bilgi üretimi ve öğretimle yoğunlaşmalıdır. Ücret arayışında toplum ve doğa yararına bilgi üretimi, ortak bilgi üretimi, uzun erimli araştırma ve çalışmalar kurban edilmemelidir.
Ø Akademik özgürlüklerin, ifade özgürlüğünün, sendikal hak ve özgürlüklerin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
Ø Eşit işe eşit ücret verilerek, ders ve araştırma sürecinde eşit katkıların eşit değerlendirmesi yapılmalıdır. Ek göstergeler yoluyla hiyerarşik ücretlendirmeden vazgeçilmelidir.
Ø Kadro sorunları bekletilmeden çözülmelidir. Kadrolar sürekli olmalı, yükseköğretim emekçilerine gelecek kaygısı yaşatılmamalıdır.
Ø Akademik nitelikli çalışmalar ve kendi alanındaki bilimsel gelişmeleri izleme amaçlı etkinlikler için görevlendirmeler özlük hakkı sayılmalı, giderler kurumca karşılanmalıdır.
Ø Doktorasını tamamlamış araştırma görevlileri ek koşul aranmaksızın yardımcı doçent ya da benzeri güvenceli kadrolara atanmalıdır. Araştırma görevlileri en üst dereceye kadar ilerleyebilmeli, bu yöndeki engeller acilen kaldırılmalıdır.
Ø İdari kadroların tümüne merkezi biçimde yürütülen görevde yükselme ile yapılması, liyakat esasının daha çok dikkate alındığı bir sistem olacaktır. Daire başkanlıkları gibi kadrolara alanındaki kişiler girebilmeli (kütüphanecinin kütüphane ve dokümantasyon daire başkanlığına yükselebilmesi gibi). Bu kadrolara atamanın da görevde yükselme gibi sınavlarla belirlenmesi gerekmektedir. Sınavlara giren adayların uzmanlık alanı ve kıdem gibi kriterleri baz alınarak puanları hesaplanmalı, sınav ile aldıkları puan ile bu puan toplamına göre bir değerlendirme yapılmalıdır.
Ø Geliştirme ödeneğinin adil bir şekilde akademik personel yanında idari personele de dağıtılması gerekmektedir.
Ø İkinci eğitim ek ücretleri adil bir şekilde görev alan tüm personel arasında dağıtılmalıdır.
Ø ÖSYM’nin yaptığı sınavda idari personel de görev alabilmelidir.
Ø İdari personelin 13-b/4 ile keyfi görev yeri değişiklikleri sonlandırılmalıdır. Bu tipte görevlendirmelerde çalışanın rızası ve fakülte kurulu karar mekanizmaları hayata geçirilmelidir.
v Eğitim temel bir haktır ve herkesin parasız yararlanabileceği kamusal bir hizmettir; piyasa koşullarına asla terk edilemez. Öğrenci harçları, özelleştirme eğilimlerini güçlendirmektedir, tamamen kaldırılmalı, öğrencilere eğitim ve araştırma gereçleri, barınma, beslenme ve ulaşım parasız sağlanmalıdır.
v Eğitim-öğretim ve bilgi üretiminin maliyetleri de merkezi yönetim bütçesinden karşılanmalıdır. Böylece her vatandaş ilgi ve yetenekleri doğrultusunda iç potansiyelini geliştirmeye, yani kendini gerçekleştirmeye yönelik eğitimi kamusal olarak almalıdır.
v Üniversiteler kurumsal özerkliği zedelenmeden mali yönden kamu denetimine açık olmalıdır.
v Bilginin ürün ve teknolojiye dönüştürülmesinde kamu yararı gözetilmeli, araştırma ve geliştirme çalışmaları kamu yararı önceliğiyle yeniden düzenlenmeli, bireyci, rekabetçi bilgi üretimi yerine kolektif bilimsel üretim; bilginin özel mülkiyeti yerine de kamusal mülkiyeti esas olmalıdır.
v Üniversite, piyasanın ihtiyacı olan bilgi ve elemanı üretmek yerine, evrensel kültürün ve eleştirel aklın verildiği bir kurum olmalıdır.
v Tüm karar ve denetim süreçlerinde üniversite bileşenlerinin tümü yer almalıdır. Karar ve denetim süreçlerinde kişilerin değil, kurulların egemenliğini esas alan eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik özyönetim ve özdenetim modeli hayata geçirilmelidir. Yükseköğretim kurumları nasıl bir eğitim-araştırma ve bilgi üretim sürecini örgütleyeceklerine tüm bileşenlerinin katılımıyla karar vermelidir. Üniversite yöneticileri, ilgili akademik kurulların kararlarını uygulamakla yükümlü olmalıdır. Sorumluluklarını yerine getirmeyen/görevini kötüye kullanan yöneticilerin hesap verecekleri süreçler belirlenmeli, yöneticiyi seçen kurullar, yöneticileri denetleme işlevini de yerine getirmeli ve belirli koşullar oluştuğunda seçtiği kişiyi görevden alma yetkisine sahip olmalıdır.
v Üniversitede etnisite ve cinsiyet başta olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verilmelidir. Bu amaca yönelik etik kurullar oluşturulmalı, var olan kurulların da etkili çalışması sağlanmalıdır.
v Kadınlara yönelik psikolojik, fiziksel taciz ve şiddet kabul edilemez. Üniversitede kadına yönelik pozitif ayrımcılık politikaları uygulanmalıdır.
v Üniversitelerde mobbing (işyerinde psikolojik yıldırma), başta iş güvencesinin ortadan kaldırılması, kişilere aşırı yetkiler tanınması ve mevcut hiyerarşik yapıdan kaynaklı olarak, ciddi bir sorun haline gelmiştir. Bunun önüne geçecek politikalar ve mekanizmalar üretilmeli, kurullar oluşturulmalıdır.
v Üniversite, öğrencisi, öğretim üyesi, idari personeli ve emekçileriyle bir bütündür. Üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin örgütlenme ve siyaset yapma hakları önündeki tüm engeller kaldırılmalı, tüm üniversite emekçilerine koşulsuz iş güvencesi sağlanmalı, toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkını kullanmaları yönünde engelleyici değil, kolaylaştırıcı olunmalıdır.
vÜniversitedeki kameralar, parmak izi vb. mekanizmalar ortadan kaldırılmalıdır. Bu mekanizmaların çalışanları ve öğrencileri fişlemeye yönelik kullanıldığı ortadadır. Benzer şekilde benzer amaçlara hizmet eden turnike sistemi, kartlarla açılan kapılar gibi uygulamalar da sona erdirilmelidir.
v Öğrencilerin "gizli tanık” gibi mekanizmalarla muhbir haline getirilmesi uygulamaları durdurulmalıdır.
v Hâlihazırdaki disiplin yönetmeliklerinin, özgür ve demokratik üniversite ile bağdaşan bir tarafı yoktur. Özgür düşüncenin önüne engel koyan disiplin mekanizmaları terk edilmeli; yerine tüm bileşenlerce oluşturulan "ortak yaşam ilkeleri” hayata geçirilmelidir.






