Silivri’den bir Ahmet Erhan geçti

Silivri’den bir Ahmet Erhan geçti

12.08.2013 10:42:37

Şair Ahmet Erhan, geçirdiği gırtlak kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi. Tedavi gördüğü Özel Okmeydanı Hastanesi’nde 4 Ağustos’ta hayatını kaybeden şair Ahmet Erhan (55) Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Kendisini son yolculuğuna uğurlayanlar arasında Şair İhsan Tevfik Kırca da vardı.
Kırca, Canım Ağabeyim dediği, çok güzel paylaşımlarda bulunduğu ve dostluk kurduğu Ahmet Erhan’ın şair insan olarak portresini Mühür Edebiyat Dergisi’nin Mayıs-Haziran 2013 tarihli 46. Sayısında (kısaltılmış) şöyle çiziyor;
"Göreceksen şimdi gör beni /
Çünkü tabutlar ışık geçirmez”
Ahmet Erhan
-Yazılan yazıldı çoktan, okuyan okudu-
Durum tespiti: Ahmet Erhan’ın, Ataol Behramoğlu yönetimindeki Militan dergisinde ilk şiirleri (1976) yayımlandığından bu yana 37 yıl geçmiş, ilk kitabı Alacakaranlık’taki Ülke’den bu yana da 32 yıl. Ne benim güzellememe ihtiyacı var ne başka birisinin övgü dolu yazısına. Yazacağını yazmış, yazmadığını terekesine atmış… Ahmet Erhan tek sözcük etmese, tek dize yazmasa da artık, Türk şiirinde oturacağı yere çoktan oturmuştur.
Bu yazıyı yazmama sebep sevgili Refik Durbaş’ın Silivri’de sarf ettiği bir cümledir. Birkaç yıl oluyor usta şair Refik Durbaş, Turgay Fişekçi, Ferruh Tunç Tekirdağ’dan sanırım Erdal Alova’nın yazlığından dönüyorlardı. Dönüşte Ahmet Erhan’a uğrama sözü vermişler.
Ahmet Erhan, misafirler gelince beni de çağırdı, Silivri’de deniz kıyısında bir balıkçıda oturulmuştu. Şiir, hayat, sağlık, sorumluluklar, sorumsuzluklar, eskiler, yeniler… her şey konuşuluyordu belli bir sıra gütmeden. Geçmiş ortak yaşantılardan söz ediyordu şair arkadaşlar.
Bir ara Refik Durbaş, bana dönerek dedi ki: "İhsan, sen Ahmet Erhan’ın son yıllarının en yakın tanığısın. Ahmet’in buradaki yaşantısını sen anlat bize kardeşi, arkadaşı, dostu olarak. Nasıl bir hayat sürersiniz bu kasaba kıyısında?” Böyle bir soruya hazırlıksız olduğum için şaşkınlıkla neler söyledim o an bilemiyorum ama bu söz hep kulaklarımda çınladı durdu. İşte yıllar sonra bu yazıyı yazdıran sebep, Refik Abi’nin bu sözüdür.
***
-Mavi Bir Kasabaya
Çekilmek: Silivri…
Ahmet Erhan’ın kitaplarını kaç kez devirdim bilemiyorum ama şu dizeleri kaçırmışım: "Kasabalara çekilmeyi düşünmekte haklısın / Ama kasabalar sana çekilsin bir de / Yollarda bir deniz gibi yürü bakalım / Bir de bunu dene/Kendi sesini nasılsa duyacaksın”
Ahmet Erhan, "Ankara-İstanbul Karatreni” ile İstanbul’a geldiğinde bir kasaba düşlemiş miydi bilmiyorum? Silivri, Ayvalık veya başka bir yer… Ama Sait Faik’in "Haritada Bir Nokta”sı gibi elini haritaların üzerinde dolaştırmayı çok sever. "Haritada Silivri diye bir yer de var abi!..” deyince Silivri’ye belediyesine ait sarı renkli damperli bir kamyonla 21 Mart 2002’de -bir Nevruz günü- ayak basan şair, 31 Mart 2007’ye kadar "kasaba”sında kaldı.
"Silivri, bir martı sürüsü gibi oturdu yanıma / Kimin aklına gelirdi buralarda bir Erhan…” demiştin bir şiirinde. Sevgili abim, sonradan anladım ki, tâ "Ölüm Nedeni Bilinmiyor”da senin aklına gelmiş yine kasabaya çekilmek. Ama ‘kasaba’ deyince Silivri gelmemiş olacak ki şaşkınlığın bundan belki. Ama sonradan sonradan senin oldu o kasaba. Sarı damperli kamyonun şoförü vazgeçmedi "Şair abi ne yapıyor?” demekten. Burdan gittiğini söyleyince o bile şaşkınlıkla ne dedi biliyor musun: "Ulan, iyi adamlar hep gidiyor buralardan be!..” Onun dediği gibi kendi ıslaklığına sarılarak: "Gittin!..”
"Yapayalnız bir kasabanın ortasındayım / Mendilimdeki son nezle artığını / Az önce harcadım / Silivri’den önce/Tam o kavşağı dönmeden önce / Sanki/Yeni bir hayata başladım” Beş yıllığına yeni bir hayat… Ama sanmayın ki inzivadadır Erhan. Çekildiği köşeden öyle bir izlemektedir ki her şeyi, duygu düşünce olarak hayatın yine tam ortasındadır, kıyısında değil: "Silivri’de de olsam Çemişkezek’te de fısıltılarınızı duyuyorum.”
***
Ankara-İstanbul Kara Treni
Ne çok şifre var bu gözlerden biraz da uzak kalan deneme kitabında sevgili abim. Al işte: "Şiirin temeline insan ögesini koyunca, insana ilişkin hiçbir şeyin onun dışında kalamayacağını da benimsemek zorundayız. Bunun basit bir soyutlama olduğunu sanmıyorum. Tam tersine, insanın bu dünyadaki varlığını, onurunu, değişim isteğini savunmaya -şiir aracılığıyla da olsa savunmaya- götürür bu durum bizi. Şiirin tarihi, bir anlamda insanlığın da tarihidir. Bütün çağlar boyunca şiirin insani bir eylem olduğunu görüyoruz. Şiirin temel görevi belki de her çağda aynıydı: Güncel olanı tarihsele, bireyseli toplumsala dönüştürmek. Ama bunu sonuna kadar şiir kalarak yapmak…”
Sayfalarca yazılacak sağlam bir poetik alt yapı topu topu yedi sekiz cümleyle billurlaşmış vaziyette karşımızda işte. Neymiş o halde: 1- Her şeyin aslı esası insanı ve hayatı anlatmaktır… 2- Şiir, insanın varlığını, onurunu, değişim isteğini yansıtmalıdır… 3-Bireyseli toplumsala dönüştürmeli ama bunu sonuna kadar şiir kalarak yapmalıdır… O kadar işte…

-Define Değil
Hayat Kazısı-
(…) Şairin Silivri’de yazdığı Kaybolmuş Bir Köpek İlanı’ndan, Şehirde Bir Yılkı Atı’na ordan Sahibinden Satılık adlı son kitabına kadar benzer çizgiler çekilebilir. Ama Türkiye gibi gündemin sabahtan akşama defalarca değiştiği, hayatın insanı defalarca yerin dibine soktuğu bir ülkede sınırsız ve sürekli bir mutluluğun imkânı yoktur. Çok istikrarlı bir mutluluk çizgisi asırlardır bu topraklarda yaşayanların alınlarında yazmıyor. Ama mesela son kitabında bile şunu söyleyebilmiştir şair: "Zamanı değil mutluluğun, biliyorum / Ama ben hayatla her gün nikâh tazeledim.”
Coğrafyanın ve tarihin zorunlu getirilerini-götürülerini birey ve toplum olarak bu topraklarda habire yaşıyoruz. Büyük acılar çekerek geldik ve öyle de gidiyoruz. Alacakaranlıktaki Ülke’de 80 öncesi karanlığını ve acılarını yansıtan şair, son kitabında yer alan Yanlış Coğrafya I-II şiirlerinde de bugün yaşadığımız travmayı yer yer ironik bir dille anlatır: "Yanlış insanlar coğrafyasında / Şair figürleri çiziktiriyoruz boyuna / Ara sıra yağmur duasına çıkıyoruz / Kel kalmış dağlarımızı türbanla filan / Örtemiyoruz bana kalırsa (…) Eskiden de böyle miydi, bence böyleydi / Çekirdek çitler gibi mayın döşüyorlar yollara / Biz, kimsek artık, üç şehit üç çocuk / Ölüyoruz ağlıyoruz dağlarda yine ölüyoruz.”
Ahmet Erhan, "Türkiye! Bağımın en kuru gazeli” dediği noktadan sonra bile "Bak, burası Hayat kokuyor.” demeyi başarır. Bireysel ve toplumsal planda hep acılar veren coğrafyanın derin kazısını sadece kitaplarında değil zihinlerimizde, yüreklerimizde yapar.

-Ahmet Erhan Şiiri: Şaşırtıcı Bir Olgu-
Ahmet Erhan, Türk şiirinde şaşırtıcı bir olgudur hem de en baştan beri. Alacakaranlık’taki Ülke, yayımlanış yılı itibarıyla 80 sonrasına düşse de 70’li yılların ikinci yarısının tüm ağırlığını taşır. Böyle sağlam bir dokuya ve bilince erken yaşta varmak; herkesin harcı değildir.
Ahmet Erhan’ın ilk şiirlerini duvar diplerinde ansızın neşeyle açmış çiçekler gibi düşünürüm hep. Yer yer ümitsizlik, tedirginlik ve korku karışsa da bu şiirlere, "Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor” dese de şair "Bugün de Ölmedim Anne” deyip diklenen bir şiirdir bu. Yüreğini kalkan bilip sokaklara çıkmıştır bir kere…
Tâ oralardan son kitaptaki dizelere bir hat çekmek istiyorum yine. "Bir kâğıtla bir kalemin hevesine kandım / Yatılıydım, uykusuzdum, çocuktum / Mecburdum…” diyor şair. Bütün olumsuzluklara ve zaman zaman kaleme kâğıda, hayata küser gibi gözükmesine karşın yazma nedenini ne de güzel açıklıyor.
Öyle bir heves ki "Ben şiiri çoktan bıraktım, bunu gölgem yazıyor…” dediği noktada bile inadına, alabildiğine çocuksu heyecanıyla, ilk gençlik coşkusuyla söyleyeceğini sonuna kadar tüm berraklığıyla söylemektedir şair. Yazmadığını söylediği anda da söylemektedir duruşuyla tavrıyla, belki de yazıp bizimle paylaşmadığı bir kenara attıklarıyla…


-Şiir Gibi Çok YAŞA!..-
"Üçe beşe bakmam / Hasarlı bir hayat-1958 model / Sahibinden satılık / Alacaksan / Al, artık…” diyorsun ya ‘canabim’. Böyle demene aldırmıyorum ben yine de sevgili büyüğüm. "Ama ben hayatla her gün nikâh tazeledim” diyen de sensin madem, bak hazır mayıs-haziran ayları da gelmişken: "Seni bir kirazın yüzünü güneşe döndüğü yerde gördüm ben.” Sahiden öyle… Acaba gelsen de Silivri’de "Ömrün yasak bölgelerinde -Trakya türküleriyle- rakılasak mı?” can abim. Şimdilik ekleyecek başkaca bir sözüm yok çünkü doğruyu, dosdoğruyu yine sen söylemişsin, bana da yazmak düştü: "Şiir gibi çok YAŞA!..”

Haber MERKEZİ

YORUM YAP