Şen: Otoriter rejimin yolu açılıyor

Şen: Otoriter rejimin yolu açılıyor

13.03.2017 10:25:45

Başkanlık Sistemi denilince akla gelen ilk örnek olan ABD'de yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrım olduğunu, bizde önerilen yeni Anayasa metni ile tam tersi kuvvetler birliği uygulaması hedeflendiğini söyleyen Av. Salim Şen, “Parlamenter rejimin ruhuna fatiha dedirtip ucube, deve mi kuş mu, ne olduğu belli olmayan, garip bir sistemi getirmeyelim. Bütün gücü toplamışsan bunun adı Başkan falan değil, Başkancılıktır!” dedi.

Silivri Belediyesi tarafından düzenlenen Silivri Söyleşi Günlerinin 48'ncisi, 1962 yılında Ankara' da doğan, 1983 yılında Kara Harp Okulundan, 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olan, çeşitli Askeri Mahkeme ve Savcılıklarda Askeri Hakim ve Savcı olarak görev yaptıktan sonra emekliye ayrılıp, 2005 yılından itibaren çeşitli kişi, kurum, kuruluş ve şirketlere hukuk müşavirliği ve dava avukatlığı yapmaya başlayan aynı zamanda Salim Şen Hukuk Bürosunun da kurucusu Avukat Salim Şen'in konuk olduğu programla devam etti.

“BİR KİŞİYE BİLE YOL GÖSTEREBİLMEK HEPİMİZ ADINA KAZANIMDIR”
9 Mart Perşembe günü, saat 19.00'da, Silivri Belediyesi Tiyatro Salonu Önder Yılmaz Sahnesinde gerçekleştirilen söyleşide program boyunca protokol koltukları bomboş kaldı. “Nasıl Bir Anayasa?” konulu söyleşi, az sayıda vatandaşın katılımı ile kaydedildi. Bardağın dolu tarafını görerek durumu pozitif yönleriyle değerlendiren hukukçu, “Silivri halkının daha fazla aydınlanmaya ihtiyacı yok, herkes kararını vermiş. Bu konuda çok netler demek ki. Sizlere buraya gelmiş olmanızdan dolayı teşekkür ediyorum. Silivri Belediyesi benden böyle bir talepte bulunduğunda bütün programlarımı zorlayarak Silivri'ye yer ayırdım çünkü bu konu her şeyden önce bir vatandaşlık görevi. 16 Nisan'da geleceğimizi oylayacağımız çok önemli bir sürecin içinden geçiyoruz. Buradaki tehlikelere, gidilen yoldaki aksaklıklara işaret etme fırsatı bulmuş olmak benim için çok değerli. Onun için bir kişiye bile yol gösterebilmek hepimiz adına bir kazanımdır.” diye konuştu.

“ANAYASA KAVRAMI DEVLET İKTİDARININ KEYFİ YÖNETİMİNİN ÖNLENEBİLECEĞİ DÜŞÜNCESİNDEN DOĞMUŞTUR”
Salim Şen, yapılmak istenen değişikliğin sakıncalarına demokrasiye geçiş ve demokrasinin pekişmesi sürecini dünyada ve ülkemizde çağdaş anayasalcılık hareketlerinin çıkış kaynağını tetikleyen nedenlerden yola çıkarak dikkat çekti. Bugünü dünle mukayese ederek Parlamenter Sistem ile Başkanlık Sistemi arasındaki çarpıcı farkları gözler önüne serdi. Konuşmasında şu görüşlere yer verdi: “Anayasalar toplumların temel uzlaşma metinleridir. Çok önceden monarchlar, krallar meşrutiyetin kaynağını Tanrı olarak gösterip, kendilerini de Tanrı'nın yeryüzü elçileri sayıp, onun adına hükümdarlık eder, egemenliği kullanırlardı; anayasal hareketlerin çıkış kaynağı o dönemlerden çağdaş dönemlere geçerken bu monarchların, kralların iktidarlarının sınırlandırılması konusudur. Anayasal sistemlere geçiş aslında mutlak gücü kullananların bu gücü kullanma araçlarının sınırlandırılması, bireylerin özgürlük alanlarının genişletilmesi, bireyin güvenceye kavuşturulması hareketleridir. İlk anayasal hareketler 1215 yılında İngiltere'de Yurtsuz John adıyla anılan krala karşı o günkü soyluların, baronların ondan bir takım yetkileri almalarıyla ortaya çıkmıştır. Baronların rızası olmadan kararlaştırılan miktardan fazla vergi alınmayacaktı. Kral herhangi bir nedenle bu kanunlara uymayı reddederse, soylular onu azledip yeni bir kral seçme hakkına sahip olacaklardı. Bu, kral yetkilerinin sınırlandırıldığı, çağdaş anayasalcılık hareketin ilk başlangıcı sayılır.

“KUVVETLER BİRLİĞİ ŞAHSİ İSTİBDATA GÖTÜRÜR”
Sonra krallar yine böyle ülkelerini tek adam iktidarlarıyla ülkelerini yönetmeye devam ettiler. Kuralı koyan da, uygulanmasını denetleyen de, sonuçta onun karşılığını veren de kralın kendisiydi. Toplumsal ihtiyaçlar çeşitlenince ülke bu şekilde yürütülemez hale geldi. 18'nci yüzyılda yeni yönetim biçimleri geliştirmeye başladılar. Montesquieu 1748'de Kanunların Ruhu diye bir kitap yazdı. Kuvvetler Ayrılığı terimini ilk defa o getirdi, içeriğini o doldurdu. Montesquieu yasama, yürütme ve yargı güçlerinin aynı elde toplanmasının bir ülkede özgürlüğü ortadan kaldıracağını savunur. Üç kuvvetin tek elde toplanmasının istibdat (bir ülkeyi zora, baskıya ve keyfe bağlı yönetme) adı verilen şahsi yönetimi ifade ettiğini açıklamıştır. 1776 yılında resmen kurulan ve Onüç Koloninin temelini oluşturduğu Amerika Birleşik Devletleri, bir kral yaratmamak için Başkanlık rejimini kurmuştur. Başkanlık rejimi toplumsal bir gelişme ürünü değildir, Amerika'nın o günkü ihtiyacından yaratılmış bir sistemdir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, “Yasama, yürütme ve yargı güçleri tek bir kişiye veriliyorsa bunun adı istibdattır” der. Amerikan Birleşik Devletleri, bu anlayışın üzerinde inşa edilmiştir. 1789 yılında Fransız İhtilali sonrası Fransız Yurttaş Hakları Bildirgesi yayınlanıyor. 16'ncı maddesi, kuvvetler ayrılığına dayanmayan bir rejimin asla demokratik olmayacağını kayıt altına alıyor. 1791 yılında Fransız Anayasasının birinci sayfasında, “Bu kitap insan derisiyle kaplanmıştır” der. Fiili olarak deriyle kaplanacak hali yok. Anayasanın yazımı türlü özgürlük savaşları üzerinden kaybedilen yüzlerce insanın eseridir, bedel ödenerek yazılmıştır, onun için özgürlüğüne sahip çık demektir. Bu dünyadaki gelişimdir.

“OSMANLI ANAYASACILIK HAREKETİNİN ÖZÜNDE DE DEVLET İKTİDARININ SINIRLANDIRILMASI, TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN KORUNMASI  DÜŞÜNCESİ YATAR”
Türkiye'ye bakarsak sanki yeni bir sistem bulmuş gibi konuşuluyor. Türkiye'deki ilk anayasal hareketler de 1808 yılında Sened-i İttifak diye bir anlaşma ile ortaya çıkıyor. Rumeli ve Anadolu ayanları yani bölgesel güç sahipleri, padişahla vergilerin normal bir düzeyde olmasına dikkat edilmesi, vergi miktarlarının yapılacak görüşmelere göre belirlenecek olması konusunda bir sözleşme yapmıştır. Sened-i ittifak, Osmanlı Devleti'nde anayasalcılık düşüncesinin ortaya çıktığı, padişahın yetkilerini kısıtlayan ilk belgedir. 1876 yılında Osmanlı'da Kanun-i Esasi gündeme geliyor. Osmanlı Devletinin ilk ve son anayasası olma özelliği taşır. Bu anayasa ile Osmanlı Devletinde o güne kadar mevcut olan rejim değişmiştir. Padişahın yetkileri sınırlandırılarak bir parlamento kurulmuştur. Kanun-i Esasi ile birlikte Osmanlı halkı yönetime katılma imkânı bulmuşlardır. Aynı zamanda halk seçme ve seçilme hakkını ve ayrıca temsil hakkını kullanmaya hak kazanmıştır. O günden sonra Türkiye'de bugüne kadar ulusal egemenliğin gerçek temsilcisi meclis olmuştur.

“100 YIL GERİYE GİTMEYE ÇALIŞIYORUZ”
Meclis tamamımızın temsilcilerinin bulunduğu, her şeyin tartışıldığı bir zemindir. Ortak aklın cari olduğu bir mecradır. Çağdaş anayasalcılık anlayışı, bireylerin hak ve özgürlüklerinin genişletildiği, bireylerin hak ve özgürlüklerinin iktidara rağmen korunduğu, mutlak güç sahiplerinin iktidarının da sınırlandırıldığı biçimde olmalıdır. Bugün biz ne yapıyoruz? Bireylerin özgürlük alanlarını daha da daraltan, güç sahiplerinin iktidar alanlarını sınırsızca genişleten, hesap vermeyi alabildiğine azaltan, şeffaf ve katılımcı anlayışı neredeyse ortadan kaldıran bir sistemi getirmeye çalışıyoruz. Bu parlamenter rejim kazanımlarını bir kenara koyun, temel haklar konusunda da 100 yılın gerisine gitmektir.

“ULUSAL EGEMENLİĞİ KENDİ ELLERİMİZLE TESLİM EDİYORUZ”
Biz 1920'de padişahtan gücü alıp millete vermiş bir toplumuz. Biz TBMM'yi kurmuş, padişahlıktan ulusal egemenliği ortaya koymuş bir ulusuz, bunun kazanımlarıyla bugüne gelmişiz, sistemin kendi içinde aksaklıklarını düzeltip parlamenter rejimi daha güçlü kılmak varken neredeyse padişah yetkileriyle donatılan bir yönetici atamaya çalışıyoruz. Ne ironiktir ki bu kazanımları yapmış Türk milleti ulusal egemenliği kendi ellerimizle teslim ediyoruz. Bir millet olarak biz terk ediyoruz, iki Başbakan olarak Sayın Binali Yıldırım terk ediyor. Böyle garip bir tezatın içerisindeyiz.

“BİR REJİMİN ADININ CUMHURİYET OLMASI YETMEZ”
Hükümet biçimi mi, rejim değişikliği mi tartışmaları yapılıyor. Rejimler yönetim anlayışıdır. Tüm yetkilerin merkezileştirildiği, devlete mutlak itaat beklenen, diktatörlükvari yönetim totaliter rejimdir. Diktatörlüklerden biraz daha yumuşak ama halkın yönetimin içinde olduğu var sayılsa dahi yine bir kişinin hemen hemen her şeyi belirlediği, özgürlük alanlarının dar olduğu alanları da otoriter rejim ifade eder. Demokratik rejim ise çoğunluk, azınlık, fakir veya zengin olsun ortak yönü halka dayanmasıdır. Kişi hak ve hürriyetlerinin son derece koruma altında olduğu, hukukun üstünlüğünün ve güvenliğinin cari olduğu rejimlerdir. Getirilmek istenen her şeyi bu bağlamda değerlendireceksiniz. Cumhuriyet elbette ki bizim rejimimizin adıdır ama cumhuriyet başlı başına sizin ideal bir sistemde olduğunu göstermez. Saddam bir diktatördür ama devleti cumhuriyettir. İran bir İslam cumhuriyetidir ama orada da otoriter rejim söz konusudur. Hitler'in Almanya'sı da cumhuriyetti. Bir rejimin adının cumhuriyet olması yetmez. Demokratik olması gerekir. Demokratik bir cumhuriyetin olmazsa olmazı Kuvvetler Ayrılığıdır yani gücün bir elde toplanmadığı, egemenliğin dağıtıldığı, kural koyanla, kuralı uygulayanın ve denetleyenin üç ayrı ayakta yer aldığı, bunların birbirlerini denetleyebilecekleri bir sistemin varlığı şarttır. Yönetenlerin de yönetilenlerle aynı hukuk kurallarına, kanunlara ve usullere uymak zorunda oldukları hukukun üstünlüğünün bulunduğu bir sistem şarttır. Hiç kimseye yargı bağışıklığı tanınmamalıdır. Hukuk öngörülebilir olmalıdır, herkes için aynı uygulanmalıdır. Şeffaf, hesap verebilir, liyakata dayalı bir idare olmalıdır. Bu yönetim biçimini kurmuyorsanız bunun adı hiçbir şekilde demokratik cumhuriyet olmaz, istediğiniz kadar rejimin adı cumhuriyet olsun, içerik olarak özgür olamazsınız.

“BUNUN ADI DİKTATÖRLÜKTÜR”
Bir kişi hem kural koyacak, hem o kuralı kendisi uygulayacak, hem de uygulanıp uygulanmadığını denetleyip karşılığını da o verecek! Böyle bir şey olabilir mi ya? Bunun adı nereye giderseniz gidin diktatörlüktür. Nereye giderseniz gidin otoriter rejimdir. İsterseniz adına cumhuriyet deyin, hiçbir şey değişmez. Bizim yapmamız gereken toplumsal metinde buna aykırı olan düzenlemeleri ortadan kaldırmak olmalıdır. Anayasa çalışmalarımız bu yönde olmalıdır ama karşımıza bunun tam tersi cumhuriyet tarihinin kazanımlarını bile ortadan kaldıracak yeni düzenlemeler getirildiğini görüyoruz.

“BAĞIMSIZLIK VE TARAFSIZLIK ANAYASA METİNLERİNE KOYMAKLA OLACAK BİR KAVRAM DEĞİL”
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin birinci maddesine göre, yargı yetkisinin Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağına dair hüküm, "bağımsız ve tarafsız" mahkemelerce kullanılacağı şeklinde değişecek. Amerika'da federal yargıçlar Amerikan Başbakanı dahil kim olursa olsun ayağa kalkmaz, hiçbirisinin önünde ceketlerini iliklemezler. Bu kendilerini üstün gördükleri için değil, bağımsızlıklarına zarar getirmemek içindir. Bağımsızlık böyle bir şeydir. Bizimkiler koşa koşa çay toplamaya gidiyorlar. Antalya Cumhuriyet Başsavcısı, “Hayır diyenler PKK'lıdır” diye tweet atıyor. Bir Sulh Ceza Hakimi facebook sayfasında, “Sana uzun ömürler diliyorum Uzun Adam” diyor. Bağımsızlık ve tarafsızlık anayasa metinlerine koymakla olacak bir kavram değil. 18 Maddelik Anayasa Değişiklik Paketini hazırlayanlardan bir tanesi Şevki Hakyemez'dir. Hakyemez, anayasa mahkemesinin halen görevde olan bir üyesidir. Anayasa mahkemesi üyesinin hükümetin siyasi olarak oluşturduğu bir metni hazırlaması dünyanın hiçbir yerinde anlatılabilir bir şey değildir. Trajikomiktir. Tarafsızlık, bağımsızlık, yöneticilik, bunun sınırlarını bilmek metinlerde yazarak elde edilen bir şey değil. Bunlar demokratik kültür meselesidir.

“İNŞAAT, YOL, KÖPRÜ YAPMAKLA ZENGİNLİK SAĞLANMIYOR”
Biraz önce söyledim; demokrasi şeffaf, hesap verebilir, yönetenin de yönetilenin de aynı hukuk kurallarına tabi olduğu bir rejimdir. Bunu sağlayabiliyorsanız orada zenginlik var. Onun için adamların 50 bin dolara vurmuş kişi başı milli geliri. Biz 10 bin dolarlarda sürünüyoruz. İnşaat, yol, köprü yapmakla zenginlik sağlanmıyor. İnovatif teknoloji yaratan bir üretimi gerçekleştiremiyorsanız zenginleşmeniz de mümkün değil. Ertesi gün bir kararname ile gayrimenkulüne el koyacağını gördüğü zaman yatırımcı gelmez! Mülkiyet hakkı, kararname ve OHAL ile bir kişinin iki dudağı arasına terk edilmişse oraya yatırımcı falan gelmez.

“AMAÇ SEÇMEN YETİŞTİRMEK”
Türkiye eğitimde ilk 50 ülke arasına giremedi. 52. sırada kendimize yer bulabildik. Toplumumuzda eğitim görenlerin yarısı okuduğunu anlamıyor. Niye çünkü dindar bir nesil yetiştireceğiz. Bizim İmam Hatiplere değil Fen Liselerine ihtiyacımız var. Bunu yapamazsan zaten olmaz ama amaç zenginleşmek değil seçmen yetiştirmek.

“HALK DENETİM SAĞLAYAMIYORSA ZATEN HEPİMİZE GEÇMİŞ OLSUN”
Bunların önündeki engelleri kaldırmak dururken bunu daha da sertleştiren uygulamalar yapmaya çalışıyoruz. İleri teknoloji üretmeden hiçbir yere gitme ihtimalimiz yok. Daha da fakirleşeceğiz, daha da ekonomimiz daralacak. Onun için bir gece yarısı kanunname ile Varlık Fonunu kurdular. Son kale! Uzatmaları oynuyoruz. Birçok hazineye ait dev kamu iktisadi teşekkülleri, Türkiye Varlık Fonuna devredildi. Varlık Fonu, Sayıştay ve Meclis denetimine tabi değil. Bir demokraside halk denetim sürecine katılamıyorsa zaten hepimize geçmiş olsun. Kamu kaynakları uygun kullanıldı mı, kanunlara uygun işlemler yapıldı mı, burada bir yolsuzluk var mı sayıştay denetiminin sebebi budur, somut veriler millet adına ortaya konur. Şimdi bunların hepsi çıkartılıyor.

“ANAYASA PAKETİ TUZAKLARLA DOLU”
Osmanlının yazdığı ilk anayasada bütçenin meclis tarafından yapılacağı yazılır. Cüzdana egemen olan her şeye egemendir. Para milletindir. Paranın kontrolü sizde yoksa zaten siz hiçbir şeyi kontrol edemezsiniz. Amerika'da bütçeyi meclis yapar, Başkanın böyle bir yetkisi yoktur. Ama biz bu Anayasa Değişikliği Kanunu ile 200 yıllık bir kazanımı bir tarafa atıyoruz, bütçeyi Başkanın ya da Cumhurbaşkanının emrine veriyoruz. Bütçeyi o hazırlayacak, milletvekillerine bunu denetleme hakkı tanınmayacak. Bu Anayasa Değişiklik Paketinin her tarafı tuzaklarla dolu.

“VAY HALİMİZE…”
A kişisi, B kişisi üzerinden konuşmuyoruz. Şu anlayışımla beni Başkan yapın ben yoldan çıkarım. Bu kadar yetki bir kişide olacak, onun otoriterleşmemesi, gözünün kararmaması mümkün değil. Bunu normal bir kişi için söylüyorum, hele bir de kötü niyetli bir kişinin eline geçtiyse vay halimize!

“PARTİLİ BAŞKANLIK ÇOK TEHLİKELİ”
Meclisi fesih edebilecek. Meclis mutlak olandır hele ki sağlıklı işleyen Başkanlık Sistemlerinde ne Başkan Meclisi ne meclis Başkanı asla fesih edemez. İkisi de birbirine katlanmak zorundadır çünkü orada sert bir kuvvetler ayrılığı vardır. Yasayı meclis yapar Başkan uygular. Birbirlerini denetlerler. Başkan yargıcını, büyükelçisini, valisini hiçbir üst düzey yöneticiyi atayamaz. Amerikan Başkanı meclise hiçbir şekilde egemen değildir çünkü bir parti bağı yoktur. Bağımsız bir meclis halk için çalışır. Bizde nasıl olacak? Anayasa Değişikliğinin en önemli ve tehlikeli bölümü Partili Başkanlık modeli içermesi. Kimin milletvekili olacağını o belirleyecek, 4 yıl sonra tekrar seçilip seçilmeyeceğine o karar verecek. Milletvekillerinin bağımsız hareket edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Seçtiği çoğunluk üzerinden meclise egemen olacak. O meclis ona karşı bir kanun çıkaramaz, onun istemediği bir kanun da oradan çıkamaz. Meclis Başkanın eline geçecek. Parlamentonun bütün yetkilerini devir almış olacak.

“MECLİSİN KANUN ÇIKARMASINA HİÇ GEREK DUYMADAN İSTEDİĞİ KONUDA KARARNAME ÇIKARACAK”
Başkanın kararname çıkarma yetkisi olacak. Gerekli gördüğü her konuda kanun hükmünde kararname çıkarabilecek. “Silivri Belediyesi'ni kapatıyorum” dese ne yapabileceksiniz, hiçbir şey yapamazsınız. Seçildikten sonra istediği sayıda kendisine yardımcı atayabilecek. Başkan hastalandı diyelim ki, yerine Başkan Yardımcılarından biri geçti. Kripto birisi Başkan oldu, ertesi gün meclisi bile fesih eder.

“CUMHURBAŞKANI ÖMÜR BOYU DOKUNULMAZ OLACAK”
Yapmak istedikleri tam da hiçbir şekilde soruşturulamayacak ve yargılanamayacak bir Başkan yaratmak. Başkan suç işlerse ne olacak? Yüce Divana sevk için 400 milletvekilinin kararı gerekecek. Bu oranlar sağlanamazsa yargılanması sonsuza kadar mümkün olmayacak. ‘Görevle ilgili suçlar– görevle ilgili olmayan suçlar' gibi bir ayrım yapılmamıştır. Dahası var; işlediği suçlarla ilgili dokunulmazlık ömür boyu sürüyor.

“UCUBE SİSTEMİ GETİRMEYELİM”
Güçlendirilmiş bir parlamenter rejime evet, bunun için her şeyi yapalım. Parlamenter rejimin ruhuna fatiha dedirtip ucube, deve mi kuş mu, ne olduğu belli olmayan, garip bir sistemi getirmeyelim. Bunun adı Başkanlık Sistemidir. El mahkûm otoriterliğe kayar. Cumhurbaşkanlığı diyorlar çünkü halkta psikolojik olarak cumhurbaşkanlığı tabiri sempatik geliyor. Bütün gücü toplamışsan bunun adı Başkan falan değil, Başkancılıktır.”

Söyleşi, karşılıklı soru-cevap şeklinde devam etti.
Hazal BAŞARAN


YORUM YAP