
Egemen bir devlet olan Venezuela'nın, seçilmiş ve uluslararası diplomatik dokunulmazlığa sahip Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun askerî yöntemlerle evinden alınarak ABD'ye götürülmesi; Birleşmiş Milletler kararlarına, diplomatik dokunulmazlıklara ve BM'ye kayıtlı tüm egemen devletlere karşı işlenmiş son derece ağır bir suçtur. Bu olay, yalnızca Venezuela'ya değil, dünyadaki bütün egemen devletlere verilmiş açık bir mesajdır: Artık hiçbir devlet başkanı güvende değildir.
Daha da vahimi, demokrasi ve demokratik işleyişten söz eden ABD ve benzeri ülkelerde, başka bir ülkenin topraklarında askerî müdahalede bulunma yetkisi; başkanlık sistemlerinde kongre onayına, parlamenter demokrasilerde ise parlamento iznine tabidir. Böyle bir yetkinin yok sayılması, sadece uluslararası hukukun değil, bizzat bu ülkelerin kendi anayasal düzenlerinin de ihlalidir.
1946 tarihli Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 4 ve 5. maddeleri ile 1961 tarihli Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi uyarınca; devlet başkanları, hükümet başkanları ve dışişleri bakanları ceza, hukuk ve idari yargı yetkisinden muaftır. Soykırım ve savaş suçları hariç olmak üzere tutuklanamaz, gözaltına alınamazlar. Üstelik bu iki suç türünde dahi yargılama yetkisi yabancı devlet mahkemelerine değil, yalnızca Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'na aittir.
Bunun en somut örneği İsrail Başbakanı Netanyahu'dur. Hakkında uluslararası yargı süreci bulunmasına rağmen ABD, bu kararları tanımamış; Netanyahu elini kolunu sallayarak Beyaz Saray'a gitmiş ve ağırlanmıştır. Bu tablo, uluslararası hukukun kimler için geçerli, kimler için geçersiz olduğunun açık göstergesidir.
ABD Kongresi'nin, ABD Başkanı Trump'a böyle bir yetki verdiğini düşünmek dahi istemiyorum. Eğer böyle bir yetki verilmişse, bu durum demokrasi ve uluslararası hukuk açısından geri dönülemez bir felakettir. Yok, eğer bu yetki verilmeden gerçekleşmiş bir “Trump uygulaması” ise, bu kez hem ABD'nin iç hukuku hem de Birleşmiş Milletler sistemi açısından tam anlamıyla bir facia söz konusudur.
Bu nedenle Birleşmiş Milletler derhal olağanüstü toplanmalıdır. Devletlerin egemenliğine, egemen devletlerin devlet başkanlarının diplomatik dokunulmazlıklarına karşı kim tarafından işlenirse işlensin, bu suç Uluslararası Lahey Adalet Divanı'na taşınmalı ve hukuki gereği vakit kaybedilmeden yapılmalıdır.
Aksi hâlde, ABD merkezli kartel şirketleri karşısında kendi ulusal çıkarlarını korumaya çalışan hiçbir devlet güvende olmayacaktır. Bugün sivil ve masum Filistin ve Gazze halkının katliamından sorumlu, soykırım suçlamalarıyla yargılanması gereken Netanyahu'nun ABD'de korunmasına sessiz kalan BM ve AB ülkeleri şunu bilmelidir: Bu gidişle sıra size de gelecektir.
Artık herkes bir tercih yapmak zorundadır. Ya ABD kartel şirketlerinin çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarının önüne koyacak ve üç maymunu oynayacaktır, ya da vakit kaybetmeden BM'ye üye tüm ülkelere olağanüstü toplantı çağrısı yaparak açık ve net bir tavır alacaktır.
Aksi takdirde tablo nettir: ABD bir “holding”, yaklaşık 200 ülke bu holdingin bağlı AŞ ve LTD'leri, 8 milyar insan ise ABD kartellerinin işçileri hâline gelecektir.
Hayırlı olsun.
Hep birlikte izleyip göreceğiz.



