Yıllar yıllar önce, İstanbul Devlet Tiyatroları bu oyunu sahnelemişti. Tek perdelik bir oyundur. Bizim evimiz Taksim'deki Devlet Tiyatroları Sahnelerine komşuydu. Ortaokul ve lise yıllarım... Komşuya gider gibi her akşam tiyatroya giderdim. Neler izlemedim ki o yıllarda... Hepsi de aklımdadır. Ölüler Konuşmak İsterler, oyunun konusuyla ilgisi olmasa da bana yeni bir soru sordurdu. Acaba ne söylemek isterler, dönüp de yaşayanlara. Hele münevver ölüler... Yani bir milletin şairleri, yazarları, tiyatrocuları, aydınları...
Aslına bakarsanız onlar söyleyeceklerini söylediler. Yazdıkları kitaplarla, şiirlerle, oynanan onlarca oyunla, hayata silinmesi imkansız izler bıraktılar. Biliyor musunuz hala konuşuyorlar. Dostoyevski'nin bir romanını okurken satır aralarında onun sesini duymaz mısınız? Ben duyarım. Necip Fazıl:
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar,
Ne de şeytan bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
derken kulağınıza hiçbir şey fısıldamıyor mu? Nazım Hikmet'in Ferhat ile Şirin oyununu izlerken onun sesini duymaz mısınız? Ben duyarım. Ölüler konuşmak isterler mi bilmem ama, ölünce de konuşmak isteyenler bir şeyler yazarlar. Tabi yazdığınız şeyin niteliksel bir değeri olmalı. Bazı yazılan şeyler adları kitap bile olsa sabun köpüğü gibidir. Uçar gider; birkaç ay içinde, hatta birkaç saat içinde ara ki bulasın. Bunların yazarları ölünce konuşamayacaklar. O yazdıkları şeyler, yarına kalmayacak...
Yani ölünce konuşacağım diyorsanız güzel yazmanız ve gelecekte yaşayacak insanın da yüreğine dokunmanız lazım. Yoksa, adım başı yazar; adım başı şair bu ülkede. Dünyada da öyle aslında, zaman masamızdaki tüm değersiz şeyleri yok ediyor. Sadece ağırlığı olan eserler kalıyor. Güzel şiirler, tiyatro oyunları, romanlar... Hangi dilde söylenmiş olursa olsun güzel olan, değerli olan yaşayacak. Güzel olanı, değerli olanı zaman belirleyecek ve onu yazan kişi ölünce de konuşacak.
Bakın bir oyunun ismi bize neler söyletti. Sanat ve Edebiyat böyle bir şey, bin bir çağrışıma hazır olun bir kitabın kapağında, hele iyi bir kitapsa açtığınızda okurken, içinde bulunduğunuz mekanın havasının değiştiğini hissedeceksiniz. Tabi iyi bir eserden bahsediyorum. Mesela klasiklerden.
Annelerimizin çok güzel bir sözü vardır: "Evladım karnını abur cuburla doyurma!" Neden söylerler bunu? Yazıyı okuyan bütün anneler gülümseyeceklerdir. Çünkü ben bunu söylemeyen anne duymadım. Çünkü çocuk abur cubur yerse, asıl yemeğini yiyemez, beslenemez, büyüyemez.
Kitap okumanın bence bu işten hiçbir farkı yok. Abur cubur olan, değersiz olan bir şeyle zaman kaybeden zihinlerin akşam yemeğinde cips yiyenlerden bir farkı var mı? Şimdi bana şu soru sorulacak: Değerliyi değersizi nasıl ayırt edeceğiz? Hiç mi yeni bir şey okumayacağız? Elbette ki okuyacağız. Ama atıştırmalıklar, ana yemeğin yerine geçmesin.
Sözü fazla uzatmayacağım: klasiklerden beslenin. Türk ve Dünya Klasiklerinden...
Önce onları sindire sindire okuyun. Onların yazarları konuşmaya devam ediyor. Konuşun onlarla. Sizin dedenizin yaşından bile yaşlı o kitaplara hürmet edin. Sonra bakın yeni yazarlara... Eğer yeni yazar da dokunabiliyorsa kalbinize, zihninize, tutacaksa sapasağlam elinizden belki şanslısınızdır, ölünce de konuşacak bir yazar bulmuşsunuzdur; sarılın o zaman o kitaba sıkı sıkıya. Sarılın ve bırakmayın. Ama dikkat edin de cips paketlerine sarılmış olmayın.
Esenlikler...






