Hüseyin Şahin

Ağaçlara tütün ikram etmek

“İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.” der bir Kızılderili atasözü. Bir yaz mevsiminin daha sonuna yaklaştık.  Her yıl olduğu gibi bu yıl da insanlar biraz olsun dinlenebilmek, eğlenebilmek, doğa ve denizin tadını çıkarabilmek,  geçici bir süre için de olsa yaşadıkları büyük şehirlerin ve iş yaşamlarının kendilerine yüklediği stresi boşaltabilmek,  katılaşan kalplerini yumuşatabilmek için tatil yapabilecekleri yörelere,  deniz, göl ve ırmak kıyılarına, ormanlık alanlara, milli parklara koştu.

Pandemi nedeniyle geçmiş yıllarda olduğu kadar olmasa da yine tatil yörelerinde büyük bir yoğunluk yaşandı. Otel ve motellerde, pansiyonlarda veya kiralanan evlerde konaklandı. Kimi yurttaşlarımız da çadırını yüklenip kamp alanlarındaki yerlerini aldı. Karavanı olanlar çekti karavanını bir ağaç gölgesine.

Özellikle Kurban Bayramı tatili günlerinde plajlar insan akınına uğradı. Kumsallarda” iğne atsan yere düşmez”  görüntüler yaşandı. Kimi belde ve şehirlerimizin nüfusu 10- 15 katına çıktı bu dönemde. Şehirler ve kasabalar arasındaki ve şehir içi yollar araç yoğunluğundan zaman zaman kilitlendi. İnsanlar tabiat ananın kucağına attı kendini. Onun bahşettiği güzelliklerin içerisine girerek huzur buldu. Denize girdi, serinledi. Ormanları, milli parkları dolaştı, ciğerlerine mis gibi temiz havayı çekti.  Salıncaklar kuruldu ağaçlara. Çadırlar serildi ağaç gölgelerine. Mangallar yakıldı. Top oynandı, ip atlandı. Keyifli yemekler yenildi, içkiler içildi.

İNSAN UTANIYOR İNSANLIĞINDAN

Ya sonra! Beklenen sonuç. Yine geçen yıllarda yaşanan manzaraların aynısı çıktı ortaya. Yaz döneminin bittiği şu günlerde tatil yöreleri ve piknik alanları, mesire yerleri, deniz sahilleri, göl, ırmak ve dere kenarları, ormanlar pislik içinde bırakılarak terk edildi.  Her taraf çöp ve atıklarla doldu.  Öyle ki bazı yerlerde kokudan geçilmiyor. Sokak köpekleri ve kediler, sinekler üşüşmüş çöplere. Her taraf meyve suyu ve su şişeleri, bira kutuları, plastik bardaklar, tabaklar, kavun karpuz kabukları, mangal atıkları, poşetler, naylonlar...

Nereye giderseniz gidin, güzel yurdumuzun en ücra orman köylerinde, derelerinde, göllerinde, deniz sahillerinde, piknik alanlarında, çeşme başlarında... İnsan ayağının değdiği her noktada iğrenç bir manzara ile karşılaşıyoruz.  Güzelim yaylalarımız bile çöp yığınlarıyla dolu. İnanın bu manzara bana ve bu manzarayı gören duyarlı yurttaşlara büyük bir üzüntü, üzüntünün de ötesinde  “acı” veriyor.  İnsan utanıyor insanlığından ve kahroluyor.

BU KÖTÜLÜK, BU İHANET NEDEN?

Soruyorum kendi kendime: “Arkadaş, cennet vatanımızın bu cennet köşeleri bize ne kötülük yaptı da biz ona bu ihaneti yapıyoruz. Her yeri berbat ediyor, topraklarımızı ve sularımızı dev bir çöplüğe dönüştürüyoruz. Çok mu zor yahu, yiyip içtiğin zıkkımlandığın yiyecek ve içeceklerin ambalajlarını ve atıklarını bir poşete koyup bulabildiğin ilk çöp bidonuna atmak. Çok mu zor içtiğin suyun ve içkinin şişelerini toplayıp uygun bir yere koymak. Çok mu zor arabanın küllüğünü bir çöp kutusuna boşaltmak? Bu ülke senin değil mi? Bu ülke, çocuklarının değil mi? Bu ülke yakınlarının, akrabalarının, eşinin, dostunun yaşadığı toprak değil mi? Bu ülke hepimizin değil mi?

Bu topraklar, bu denizler, bu dağlar, bu ormanlar, bu şehirler, kasabalar ve köyler,  sen özgürce yaşayasın diye ceddinin uğruna savaşarak can verdiği kutsal topraklar değil mi?  Bu topraklar sana ataların tarafından mahvedesin diye mi verildi? Emanet aldığın bu güzel toprakları, havayı, suyu ve tüm güzellikleri sen de gelecek kuşaklara aldığın gibi teslim etmekle görevlisin.

Vatan-millet sevgisi nutukları atmak kolay.  Hamaset yapmak,  akşam sabah nutuk çekmek kolay. İcaraata bakmak lazım. Bu büyük aymazlığa mı yanalım, yabancı ülkelerden gelen insanlara rezil olduğumuza mı yanalım? Bu görüntülerin videolarının internette bütün dünyada el aleme izlettirilmesine mi yanalım? Zoruma gidiyor arkadaş, sağda solda ellerinde birer poşet çöplerimizi toplayan, bunu yaparken de video kaydı alan ve şaşkınlığını anlatan yabancı turistlerin çektiği görüntüleri izlemek. Ne kadar incitici ve aşağılayıcı bir durum değil mi? Manzara gerçekten çok kötü!  Çok kötünün de ötesinde “iğrenç.”

İNSAN OLMA VEYA OLAMAMA SORUNU

Biz,  ailecek gittiğimiz her yerde elimize bir çöp poşeti alıp çöpleri toplamaya çalışırız yıllardır. Ama olmuyor, yetmiyor bu çaba. Bizim gibi daha pek çok insan bu duyarlılığı gösteriyor. Görüntüden rahatsız oluyor, üzülüyor, sinirleniyor...  Konaklayacağı veya vakit geçireceği alanda temizlik yapmaya çalışıyor ama ne fayda!  Taşıma suyla değirmen dönmüyor. Kirleten o kadar çok ki. Kirletme o kadar büyük boyutlarda ve hoyratça ki...  İnsanlar sorumluluğu hep başkasından bekliyor.   “Ben kirleteyim, başkası temizlesin.” diyor.

Hayır, arkadaş, yok böyle bir şey, kirletmemelisin, kirletemezsin!  Doğayı ve çevreyi korumak senin de anayasal sorumluluğundur. Bu sorumluluğu başkasına yükleme gibi bir yasal hakkın da yok. Başkaları senin hizmetçin değil!  Peki, ne yapacaksın? Yontacaksın kendini yontacaksın. Törpüleyeceksin. Eğiteceksin yani kendini. Duyarlı olacaksın. İnsan olacaksın. Koruyacaksın çevreni.

Bu sorun insan olma veya olamama sorunudur. Sen insan olmayı kabullensen de kabullenmesen de ülkene bu ihaneti yapamazsın. Sen hiç çevresini kirleten bir bitki veya hayvan gördün mü? Hani sen doğadaki en akıllı yaratık olmakla övünüyorsun ya! Boşuna övünme. Çevreyi bu hale getiren insanlarda bırakın aklı, aklın bir kırıntısı bile olamaz.” Kuş beyinli” desek bu sefer doğanın o güzelim varlıklarından olan kuşlara haksızlık olacak.

BEYNİNİ VE AKLINI KULLANMAYA BAŞLA ARTIK!

 Çöpünü, atıklarını rastgele çevreye fırlatan yurttaşım, bir de öğüdüm var sana: Çöpünü ortalığa attığında seni nazikçe uyarma, sorumluluğunu hatırlatma, memleketini koruma ve temiz tutma bilincinde olan nezih insanlara karşı saygılı ol! Kır boynunu önüne. Birazcık yüzün kızarsın. Utan azıcık seni uyaranları dövmeye yeltenmek yerine.  Kabalaşma. Terbiyesizleşme. Allah sana bir beyin vermiş herkese verdiği gibi. Sen de kullan o beyni ve aklını. Konakladığın her yeri kirletme, bağırma, çağırma. Arabanın teybini kendi duyabileceğin kadar aç. Gürültü yaparak insanları rahatsız etme! İnsanların piknik sofrasının ortasında futbol oynama! Ağaçlara çivi çakma, dallarını kırma, ormanları, insanların alın teri ile suladığı meyve bahçelerini bir istilacı gibi talan etme.  Bırak artık şu hoyratlığı, barbarlığı...

ISTRANCA İZLENİMLERİ

Bu hafta Kırklareli, Demirköy, İğneada bölgelerini dolaşma fırsatım oldu. Istranca Dağlarını aştık. Dağlarda, vadilerde, derelerde, tepelerde yürüdük.  Gelip geçenler için birer nimet olan çeşme başlarında mola verdik. Türkiye'nin kuzeybatısındaki en uç noktası olan Bulgaristan sınırımızdaki Beğendik Köyü'nü ziyaret ettik.  Trakya'nın ve ülkemizin tartışmasız en önemli ve en güzel ormanlık alanlarından birine  ve doğal güzelliklerine sahip olan bu bölgemizde dünyada nadir görülen su basar (longoz) ormanları ve sadece bu yöreye mahsus endemik bitkiler, orman içerisinde çok sayıda dereler ve göller bulunuyor. Adeta cennetten bir köşe buralar.  İğneada Longoz Ormanları Milli Parkı da bu bölgede bulunuyor.

İlk gidişim 1990 yılındaydı İğneada'ya. Yani tam otuz yıl önce. Ulaşımı oldukça zor ve yolları çok bozuktu o zamanlar.  Tertemiz, sessiz ve sakin bir cennet köşesiydi adeta o zamanlar. O tarihten sonra hemen her yıl mutlaka uğramaya çalışırım bu güzel beldeye.  Sonraları güzel yollar yapıldı, ulaşım kolaylaştı. Yapılaşma arttı. Nüfus çoğalmaya başladı.  Bu bölge yine halâ eskisi gibi çok güzel. Gezip gören herkeste hayranlık uyandırıyor. Bir giden bir daha gitmek istiyor mutlaka. Hatta pek çok insan müptelası oluyor buranın. Her yıl çadırını alıp giden veya burada yaz boyunca çadır kampı yapan binlerce insana rastlamak mümkün. Ayrıca İğneada izcilerin ve kışın da avcıların uğrak yerlerinden biri. Her şey yine çok güzel ama eski yıllardan çok farklı bir yanına rastlıyoruz artık. Çevre kirliliği.

HİÇ Mİ ACIMANIZ YOK?

Güzelim sahiller ve kumsallar, meşe ormanları, dereler, göl kenarları, parklar, korular ve ormanlık alanlar, liman kıyıları, çeşme başları kirletilmiş. Çöpler etrafa atılıp saçılmış. Bebek bezi, pet şişeler, poşetler, içki şişeleri, meşrubat ambalajları...  Bıçakla oyulan ağaç gövdeleri,  acımasızca çatır çatır kırılan ağaç dalları, altında ateş yakıldığı için kuruyan  güzelim ağaçlar, körpe fidanlar...  Eline geçeni fırlatmış insanlar çevreye. Hiç mi acımazsınız güzelim Istranca Dağlarına ve çevresine?  Hiç mi  acımazsınız nadide Longoz Ormanları Milli Parkı'na, göllere, derelere?..  Hiç mi acımazsınız güzel yurdumuza ?

Ülkemizin diğer yörelerinde durum sanki farklı mı? Ege, Akdeniz, Karadeniz... Anadolu'da ve Trakya'da, iç ve dış turizm faaliyetlerinin görüldüğü en ücra memleket köşelerinde, hatta turizmle alakasız küçücük köylerimizde bile her taraf çöp içinde. Her taraf poşet, pet, atık...  

Geçtiğimiz ay dolaştığımız Bolu ormanları, bu bölgedeki göllerin etrafı ve hatta dağların tepelerindeki ulaşımı en zor yaylalar bile aynı durumda.  Yiyen, içen, uğrayan, selam verip geçen  atmış çöpünü, atığını. Bırakıp gitmiş Seben Gölü'ne, Nallıhan Kuş Cenneti Milli Parkı'na pisliğini. Bunlar sadece bu yaz ve birkaç günlük gezi sırasında karşılaştığım görüntüler. Poşetin parayla satılması tabi yararlı oldu ama kirlilik yine hat safhada. Ne tarafa bakarsan bak, hep o çirkin görüntü.

Mesele poşetin nasıl satıldığı değil, mesele eğitim ve bilinç meselesi. Mesele insan olabilme veya olamama, kendine ve çevresine saygı duyma veya duymama meselesi.  

 

BU ÜLKEYİ PİYANGODAN MI KAZANDINIZ?

Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar.”  diyor bir Kızılderili atasözü. Bakar mısınız bir düşünceye, bilince ve duyarlılığa!

 

Düşündükçe, yazdıkça sinirlerim bozuluyor. Bir kez daha soruyorum vatanını ve milletini, tabiatı sevdiğini söyleyip sürekli lafazanlık yapan,  şovenizm denizinde boğulan,  güzel ülkemizi çöplüğe çeviren sorumsuz sorunlulara: Bu toprakları size babanız mı hediye etti? Yoksa bu topraklar size piyangodan mı çıktı? Bu toprakları çöplüğe çevirme hakkını size kim verdi?  Kendinize, ulusunuza, ülkenize,  atalarınıza bir parça saygınız,  birazcık insafınız, aklınız ve mantığınız varsa  hele bir basıverin şu  patlak freninize. “Dur!” deyin artık kendinize.  Yeter artık ülkemize, milletimize, dağlarımıza, göllerimize, akarsularımıza, ormanlarımıza, bitkilere, hayvanlara verdiğiniz zarar. Yeter artık bu ihanet!  Yeter artık bu magandalık!

GEREKİRSE ÖZEL YASA VE YAPTIRIMLAR

Anayasanın 56. maddesinin çevre hakkına ilişkin ilk iki fıkrası şöyledir: Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması :

Madde 56: Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

Anayasamız hepimize sağlıklı, temiz, tertipli ve dengeli bir ortamda yaşama hakkı veriyor.  Tamam, ne güzel! Ama arkasından da ekliyor: “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevrenin kirlenmesini önlemek hem devletin hem de biz vatandaşların yerine getirmesi gereken bir görevdir.” diyor.  Yani çevreyi kirletmeme sorumluluğu ve temiz tutma görevi sadece devlete verilmemiş. Kişilere de görevler yüklenmiş.  İşte bu görev ve sorumluluğun yerine getirilmesi noktasında insanımızın büyük aymazlığı ve eksiklikleri görülüyor.

Ve ülkeyi yöneten siyasetçiler, belediye başkanları, valiler, kaymakamlar, muhtarlar, kolluk kuvvetleri, tüm vatandaşlar... İzin vermeyin bu hoyratlığa bugünden başlayarak. Dizginleyin, denetleyin bu sorumsuz vahşileri.  Acımayın. Anlayış göstermeyin. Affetmeyin. Verin verilebilecek en ağır cezaları. Eğer bu alandaki mevcut yasal düzenlemeler ve yaptırımlar yetersiz  kalıyorsa,  yeni , etkili ve  özel yasalar çıkarın.  Ciddi yaptırımlar getirin. Yine de devam ederlerse bu saygısızlığa ve sorumsuzluğa,  atın cezaevine, olmadı ülke dışına, yine olmadı mümkünse gönderin gezegenimizin de dışına!..  Çünkü bu sorumsuzlar bir yandan da Dünya'yı kirletmiyorlar mı?

ULUSAL ÇEVRE TEMİZLİK KAMPANYASI

Bu arada köy ve mahalle muhtarlarımıza, kaymakam ve valilerimize, belediye başkanlarımıza, milletvekillerimize,  Çevre ve Şehircilik Bakanlığımıza, Tarım ve Orman Bakanlığımıza, Kültür ve Turizm Bakanlığımıza, Milli Eğitim Bakanlığımıza çağrıda bulunuyorum.  

Ülkemizin seksen bir  vilayetinde, tüm ilçe, mahalle ve köylerimizde, ormanlarımızda, mesire yerlerinde, milli parklarımızda, derelerimiz, çaylarımız ve nehirlerimizde, göllerimiz ve denizlerimizin kıyılarında kısacası ülkemizin insan ayağı değen, çöp ve atık görülen tüm sathında ulusal düzeyde geniş çaplı bir çevre temizlik kampanyası başlatalım ve bu kampanyaya katılmayı tüm yurttaşlarımız için zorunlu tutalım.  Eğitim çağındaki çocuklarımızın tamamını bu kampanyaya dahil edelim. 

Okullarımızda çevre koruma derslerini zorunlu hale getirelim. Çevre koruma bilinci geliştirerek çocuklarımızın çevreye karşı sevgi ve saygı duyma, çevreyi koruma davranışını içselleştirmesini sağlayalım.  Tüm yurttaşlarımızı “Sözde değil özde çevreci”  yurttaşlar haline getirelim. 

Ben artık ailemin, sevdiklerimin, çevreye duyarlı, ülkesinin doğasını korumak için emek harcayan, hayvanları ve bitkileri koruyan kollayan,  çevre sorunları için kaygılanan, kafa yoran ve emek harcayan insanlarla, doğa ve çevre düşmanı bu tuhaf yaratıkların aynı ülkede, aynı çevrede yaşamasını istemiyorum.

Çevre magandalarının tanık olduğum her olumsuz davranışlarının ardından “Defolup nereye giderseniz gidin ve kendinize çöplük içinde başka bir dünya kurun! Sonsuza dek daha bu ülkeye geri dönmeyin!” diye haykırmak geliyor içimden.

Kendimi zor tutuyorum,  meselâ  bir derede veya gölde, pet şişe ve poşet  yığını arasından kafasını dışarıya çıkarıp nefes almaya çalışan bir su kaplumbağası gördüğümde ya da kırda otlarken yuttuğu poşet yüzünden ölümle pençeleşen bir ineğin haber filmini izlediğimde...

 Kendimi zor tutuyorum, parklarda banklara oturup  çekirdek çitlerken, çekirdek kabuklarını maymun gibi tükürerek  ağızlarından sağa sola fırlatan, içtiği suyun veya meşrubatın ambalajını yürüdüğü kaldırıma fırlatan, içtiği sigaranın paketini ve izmaritlerini apartman penceresinden aşağıya savuran , bebeğinin  ..klu bezini piknik alanına veya ormana atan, arabasının camından yola  çöp ekerek giden, içtiği meyve suyunun veya içkinin şişelerini denize fırlatan acayip  insanları gördükçe.

Pek çok insan kendini tutamıyor bu davranışları izledikçe.  Ama kimse müdahale etmek de istemiyor. Uyarmaya çekiniyor. Çünkü bir de küstahlık yönleri var bu tip insanların. Kabalık ve zorbalık yönleri var. Bir de utanmadan kendilerini uyaranlara tepki gösterme, şiddet kullanma, tehdit ve küfür etme gibi tuhaf davranışlara da sahipler.  Kendilerini asla hatalı görmüyorlar ve yüzleri de asla kızarmıyor. Nezaketten bihaberler.

“YERYÜZÜNÜ ÇOCUKLARIMIZDAN ÖDÜNÇ ALDIK”

Bir Kızılderili atasözü ile başladığım yazıma yine bir Kızılderili atasözü ile son vermek istiyorum:  ”Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık.” Lütfen çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu güzel vatanın havasını, suyunu, taşını,  toprağını, hayvanını, çayırını, çimenini, dağını, ormanını, deresini, gölünü, denizini temiz tutalım ve koruyalım.

“El gövdede kaşınan yeri bilir/ Dert bizde, derman ellerimizdedir.” diyor Hacı Bektaş- ı Veli.

Çevremizi kirleten bizlerden başkası değil madem, o zaman daha dikkatli, daha duyarlı olacağız. Derdi yaratan bizleriz madem, kirlettiğimiz vatan topraklarını kendi ellerimizle temizleyeceğiz. Sadece bir kereye mahsus temizlemek yetmez. Her zaman temiz tutacak ve bir daha kirletmeyeceğiz. Derman ellerimizde, bizler de yani. Ve Çocuklarımıza “anne, baba, su, mama” demeyi öğretirken “çevre”  demeyi de öğretecek, daha bebeklik dönemlerinden başlayarak çevreyi koruma bilincini de vereceğiz.   Beşikten başlayacağız bu eğitimi, okulda ve okul sonrası hayatlarında devam ettirerek hayat boyu sürdürmelerini sağlayacağız.

KIYMAYIN EFENDİLER!

Biz öğretmenler, eğitimciler elimizden geleni zaten yıllardır yapıyoruz, daha fazlasını yapmaya, önerdiğim bu kampanyada en ön saflarda öğrencilerimizle birlikte çalışmaya razıyız ve her zaman hazırız.  Umarım birileri sesimizi duyar, önerdiğim kampanya bir gün gerçekleşir. Dilerim bir gün  Milli Eğitim Bakanlığımızın  veya başka kurum ve kuruluşların bu konuda hazırlayacağı her türlü projeye seve seve katılır ve ülkemizi çöp ve atıklardan kurtarmanın sevincini hep birlikte yaşarız.

Vatanını seven vatanı için çalışır, doğayı ve çevresini korur.  Ey çevre katliamcıları! Çöpünüzü, atığınızı nereye atmanız gerektiği hepinize aileniz tarafından öğretilmemiş olsa bile mutlaka gittiğiniz anaokulunda veya ilkokulda öğretmenleriniz tarafından kesinlikle söylendi.  Bu konuda belki yüzlerce kez bilgilendirildiniz ve uyarıldınız. “Bilmiyordum, haberim yoktu!” diyemezsiniz.  Lütfen kendinize gelin! Ormanlara, ağaçlara, denizlere, göllere, nehirlere, derelere, hayvanlara, bitkilere... Bu güzel ülkeye kıymayın beyefendiler, hanımefendiler!

Sevgili çocuklar, çevre konusunda büyüklerinizin olumlu davranışlarını örnek alınız. Çevreye ihanet eden anneniz veya babanız bile olsa bu davranışlarına karşı çıkınız, eleştiriniz.  Korkmayınız. Her zaman doğrudan yana olunuz. Çünkü kirletilmiş, mahvedilmiş bir çevre bugün de yarın da en çok sizleri olumsuz etkileyecektir. Anayasamızın ve uluslararası sözleşmelerin size verdiği sağlıklı bir çevrede yaşama hakkınızı koruyunuz ve kullanınız. Bu hakkınızı elinizden alanlarla mücadele etmekten çekinmeyiniz. Siz daha güçlüsünüz. Çünkü haklı olan sizsiniz.   

Çöp ve atıklarından arınmış, havası, toprağı ve suyu tertemiz, insanı, hayvanı ve diğer tüm canlıları mutlu, güzel, sağlıklı bir çevrede ve ülkede hep birlikte yaşamak dileğiyle...

 

YORUM YAP